Ürün ya da hizmet alırken nelere dikkat edersiniz ? Ürünün/Hizmetin Kalitesi, Fiyatı, Satış sonrası hizmet, firmanın büyük olması....
Satış sonrası hizmet, son yıllarda tüketicinin özellikle dayanıklı tüketim malları/elektronik alımında 1.sırada baktıkları konu. Tüketici bilinçlendikçe, firmaların satış sonrası verdikleri hizmet daha da önem kazanmakta.
Tüketicinin bu talebi tabii ki rekabet piyasasında firmalar için de çok önemli bir konu ve artık birçok firmanın Çağrı Merkezi var. Çağrı Merkezi şirketleriyse cığ gibi büyümekte.
Firmalar Çağrı merkezlerini kendi firma bünyelerinde departman olarak açtıkları gibi aynı zamanda bu işi profesyonel destek alarak, bir anlamda taşere ederekde firmalara yaptırtabilmekte.
Firmaların Çağrı Merkezleri aracılığıyla müşteriye verdikleri mesaj şu: Size değer veriyoruz, Sizi dinliyoruz.....
Peki, bu sektör bu kadar büyürken ve bu iş için şirketlerce bu kadar bütçe ayrılırken müşteri gerçekten memnun mu, müşteri bağlılığı yaratılabiliyor mu ? Yoksa bu bir akım da firmalar bu modaya mı uyuyorlar, Çağrı Merkezleri “biz büyük firmayız” göstergesi mi?
Firmalar bu iş için bu kadar bütçe ayırırken tabii ki bir moda uğruna bu işi yapmayacalardır.
Danışmanlık Firması çalışanı bir arkadaşım bana; çağrı merkezlerine eleman bulmanın zorluğundan bahsetti. Çalışma saatleri, ücret azlığı, kariyer endişesi gbi nedenlerin bu sektörde çalışma konusunda insanları cezbetmediği, başlansa da kısa vadeli iş olarak görülmesi gibi sebepleri sıralarken, bu sebeplerin de İnsan Kaynakları Profesyonellerine personel devir hızı olarak döndüğünü bir çırpıda anlatıverdi.
Özellikle yeni üniversite mezunu gençlerin çağrı merkezlerinde çalışmasının kendilerine çok faydalı olacağını düşünüyorum.İş Hayatı baktığınızda vaka tecrübesinden ibaret, ne kadar çok olayla karşılaşırsanız ve ne kadar çok olay çözerseniz , o kadar çok tecrübe kazanırsınız. Tabir yerindeyse İş hayatında pişersiniz. Çağrı Merkezleri, şirketler için tüm şirkette olanı biteni öğrenmek için de bir araç, şirketin güçlü/zayıf yönlerini, müşterilerin düşüncelerini, çalışanlarınızın müşteri ye yaklaşımını öğrenmek için de bir fırsat. Bir tür Swot Analizi. Çağrı Merkezleri çalışanları da şirketteki işleyişe/sorunlara hakim olabilecek, gelen memnuniyet/şikayetleri dinlerken, sorun çözerken çok iyi tecrübe kal center, çaanacaklardır. Hatta bir dergide Amerika da bir şirketin üst pozisyonlarına yönetici yetiştirirken, bir süre şirketin çağrı merkezinde çalıştırdıklarını okumuş ve bu çok da hoşuma gitmiş, son derece güzel fikir olduğunu düşünmüştüm. Arkadaşıma da işte bu serzeniş sonrası bende bunları anlattım.
Bu arada geçtiğimiz hafta internet üzerinden de satış yapan bir teknoloji firmasının çağrı merkezi ile geçen hafta yaşadıklarımı da anlatmadan geçemeyeceğim.
Firmanın internet sitesinden alışveriş yaptıktan 10 dakika sonra arayarak ürünü iptal ettirdim. Çağrı merkezindeki hanım ürünün iptal edildiği onayını verdi. Ardından aynı gün tekrar sipariş vererek bir satın alma daha gerçekleştirdim.Ardından internet sitesine de sağlama almak üzere ürün iptal mesajı yazdım. Araya bayram girdiği için ysonraki siparişimin bana bayramdan sonra ürünün depodan çıkacağı bilgisini verdiler.
Bu arada bayram tatili sonrası hemen siteye girerek ürün siparişime tekrar baktım ki, 2 üründe bana gönderilmek üzere yola çıkmış gözüküyor. Çağrı Merkezini tekrar arayarak durumu bildirdim, oradaki hanım bana ürünle ilgili iptal bilgisini depoya verdiğini ve ürünü deponun hatalı olarak gönderdiğini, kargo şirketini hemen arayarak, kargoya bana gelmeden geri çagıracaklarını iletti. Ertesi günü ürün birde baktık ki (geri çağırılmamış olacak) ürün evimize teslim edilmiş. Tekrar çağrı merkezini aradım ve bana verilen yanıt şu oldu : Hanımefendi biz çağrı merkeziyiz notunuzu aldık, depoya bildirdik depo yanlışlıkla ürünü kargoya vermiş, talebiniz üzerine kargoya da bildirdik kargo bu durumu dikkate almamış biz yapmamız gereken yazışmalarımızı yaptık, biz çağrı merkeziyiz zaten. Cevabım şu oldu ; Peki bende çağrı merkezini aramadım zaten, firmayı aradım, hatanın depoda ya da kargoda olması benim için önemli değil, benim gözümde hata firmada.
Benim aldığım mesaj şu : Başınızın çaresine bakın...
Çağrı Merkezleri ; Hani biz değerliydik ve bizi dinliyor, çözüm sunuyordunuz.(Sözüm tüm çağrı merkezlerine değil)
Umarım firmalar Çağrı Merkezlerine bu kadar bütçe ayırırken; orada aldıkları geribildirimleri işlerini geliştirmek için bir veri olarak kullanabiliyor, şikayetleri işlerini geliştirmek için fırsata dönüştürüyor olsunlar.
Yoksa her olayı tanımlayan deyimlerimiz/atasözlerimiz arşivimizden çıkar ve yerini bulur : “Kaş yapayım derken, göz çıkartmak” gibi.
7 Ağustos 2014 Perşembe
SİZİ DİNLİYORUZ....
8/07/2014 03:25:00 ÖS
call center, çağrı merkezi, işveren markası, performans Değerlendirme
5 comments
Haftanın Dipnotu : Belirli süreli iş sözleşmelerinin yazılı olarak yapılmaması
8/07/2014 01:25:00 ÖS
Haftanın Dipnotu; Belirli süreli iş sözleşmelerinin yazılı olarak yapılmaması
1 comment
4857 sayılı İş Kanunu Mad.8/2’ye göre, “süresi bir yıl ve daha fazla olan iş sözleşmelerinin yazılı şekilde yapılması zorunludur.
Aynı Kanunun 11 Maddesiyse; “ süresine bakılmaksızın belirli süreli iş sözleşmelerinin yazılı olarak yapılması” şeklinde bir ifade mevcuttur.Kanunun bahse konu iki maddesi arasındaki farklı ifade, tüm belirli süreli iş sözleşmelerinin mi yoksa sadece süresi bir yıl ve daha fazla olan belirli süreli iş sözleşmelerinin mi yazılı olarak yapılması gerektiği konusunu tartışmaya açmıştır. Kanunun iki maddesi arasındaki çelişkinin işçi yararına olacak şekilde yorumlanması doğru olacaktır. Yazılı olarak alınmamış tüm süresi belirli iş akidleri (1 yıldan az veya daha fazla) süresi belirsiz hizmet akdi olarak değerlendirilecektir.Bu itibarla tüm hizmet sözleşmelerinin yazılı olarak yapılmış olması, işverenin ispat yükümlülüğü itibari ile de gerekmektedir.
Haftanın Dipnotu : Feshin kötüye kullanılması durumunda kötü niyet tazminatı
8/07/2014 01:23:00 ÖS
Haftanın Dipnotu; Feshin kötüye kullanılması durumunda kötü niyet tazminatı
1 comment
Kötü niyet tazminatı; iş akdi feshinin kötüye kullanıldığı durumlarda söz konusu olacaktır.Örnek olarak ; Sigortası eksik yatırılan işçinin işverenini SGK İl Müdürlüğüne şikâyet etmesi, fazla mesaisi ödenmeyen işçinin işverenini Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğüne şikâyet etmesi gibi durumlarla işten çıkarılması kötü niyetli fesih sayılır. Fesih nedeni eğer işçinin bu tarz şikayetlerine dayanıyor ve fesih bu durumlar için kullanılmış ise, ispatı halinde işçi kötü niyet tazminatı almaya hak kazanacaktır.
Eğer işçi iş güvencesi kapsamı dışında ise, hem ihbar tazminatını hem de ihbar tazminatının üç katı tutarında kötü niyet tazminatını talep eder. Kötü niyet tazminatı ihbar tazminatından ayrı bir tazminat olup, ayrıca değerlendirilir.
Haftanın Dipnotu :İşverenin, işçisinin ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışını öğrenmesi
8/07/2014 01:22:00 ÖS
Haftanın Dipnotu;İşverenin, işçisinin ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışını öğrenmesi
No comments
4857 sayılı İş Kanunu’nun 26.ncı maddesinde belirtilen süreler içinde işveren işçinin iş sözleşmesini feshetmezse; işverenin haklı sebeple fesih hakkı, o sebep açısından sözkonusu neden itibari ile ortadan kalkar. Bununla birlikte, burada dikkat edilmesi gereken “işverenin feshe geçerli nedeni öğrenmesinden itibaren sürenin 6 işgünü” olmasıdır. Dolayısı ile 6 işgünü süre değerlendirmesini işverenin bahse konu nedeni öğrendiği günden başlayarak, 6 işgünüdür. Eğer bu sürede işçinin iş akdi feshedilmemişse işveren, bu hakkından feragat etmiş sayılacak, bu sürelerden sonra aynı nedene dayandırılarak yapılacak fesih “haksız fesih” olarak kabul edilecektir.
7 Mayıs 2014 Çarşamba
Performans Değerlendirilmesinin İş Akdi Feshi ile Sonuçlanması
5/07/2014 02:02:00 ÖS
Performans Değerlendirilmesinin İş Akdi Feshi ile Sonuçlanması, performans Değerlendirme, Yargıtay Kararları
2 comments
Performans değerleme sisteminin olması ve uygulanmasına
rağmen, zamanında geribildirimlerin verilmediği zamanında verilmeyen
geribildirimlerin iş akdinin fesihle
sonuçlanması durumunda sorun yarattığı gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bazense
yöneticilerin profesyonellikten uzak yönetim anlayışıyla “ayıp olmasın ya da ben bu kişiyle çalışıyorum
şimdi işler de yoğun çalışana Performansının
düşük çıktığı söylenirse hiç çalışmaz, böyle idare edelim” düşüncesi ile sürecin amacına hizmet etmez şekilde olumsuz etkilendiğini, hem geribildirim alamayan çalışana ve hem de
şirkete olumsuzluklar yarattığı aşikardır.
Unutulmamalıdır
ki; iş sözleşmeleri, işçi ve işveren
arasında güven ilişkisine dayalı olarak kurulan ve her iki tarafında birbirine karşı yükümlülükleri
bulunan sözleşme türlerdir. Teknoloji, değişen rekabet koşulları çalışma
hayatını da etkileyerek yeni çalışma biçimlerini ortaya koymakta çalışan
yetkinliklerinin beklentisinde de değişim yaratmaktadır.
Performans Değerlendirmenin Kanundaki
Yeri ;
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından
1982 yılında kabul edilen 158 sayılı
sözleşme (Hizmet İlişkisine İşveren tarafından son verilmesi) ülkemizce 3999 sayılı Kanunla 1994 yılında
onaylanarak, bu sözleşmeye uyum sağlamak üzere, ilk kez 1475 sayılı eski İş
Kanunu’nda yürürlüğe girmiş sonrasında, 4773 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle ve daha sonra da İş Güvencesi Kapsamında yapılan
değişikliklerle yasal düzenlemeler son
halini almıştır.
Bununla birlikte 4857
sayılı İş Kanunu Madde 18 de iş
ilişkisinin sonlandırılabileceği durumlara
“işçinin yeterliliğinden kaynaklanan
sebepler” olarak değinmiş, ancak “yeterlilik” kavramının sınır ve çerçevesi çizilmemiştir.
Uygulama anlamında; Yargıtay kararlarının ışığında “yeterlilik
kavramına açıklık getirilmeye çalışılmakta olup, her “performans nedeni ile
çıkışı” ayrı ayrı değerlendirek, çıkışın işverenlerce “son çare” olarak
düşünülmesinin iyi niyetli bir yaklaşım geliştirilmesinin çalışanı işten çıkartmak değil “kazanmak” yönünde bir
sistem olduğunu Yargısal boyutta ortaya koymak gerekmektedir.
ÇALIŞANIN
PERFORMANSI NEDENİ İLE İŞ AKDİ FESHİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR ;
1) Performans değerlendirme kriterlerinin önceden saptanarak çalışana
tebliğ edilmesi, işin gerektirdiği
bilgi, beceri, deneyim gibi yetkinliklerle birlikte, işyerine uygun davranışlar ve çalışandan
gerçekleştirmesi beklenen iş ve kişisel davranış ve gelişim hedeflerinde bu
kriterlerin esas alınması,
2) Performans ve verimden kaynaklanan beklentinin objektif
ölçütlere bağlanması,
3) İşçinin kişisel yetenek ve özellikleri itibariyle, fesih anında
iş sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülükleri tamamen veya kısmen yerine getiremeyecek
durumda olması ve bu nedenle işyeri çalışma düzeninin bozulması,
4) Çalışana zamanında geribildirim yapılması ve performansının
iyileşmesi yönünde işverence destek
verilmesi, bu yöndeki iyi niyetli yaklaşımın gösterilmesi,
5) İşçinin “yetersizliğini” gösteren durumunun süreklilik arz
ettiğini gösteren geçerli bir sürenin geçmiş olması,
6) İşçinin performans değerlendirmelerinin şirketçe kayıt altına
alınması ve muhafaza edilmesi,
7) “Yetersizlikten” dolayı iş sözleşmesinin feshine gidilecekse,
fesihten önce mutlaka çalışandan yazılı savunma alınması.
8) İşverence “Yetersizlik
nedeniyle iş akdi feshinin “ son
çare olduğu
Sonuç olarak; Performans Değerlendirme sistemi, çalışanı
kaybetmeye, işten çıkartmaya değil,
kazanmaya, geliştirmeye , şirkete daha verimli hale getirmeye yönelik,
şirketlere artı değer katacak bir sistem
olup, süreç sonunda “işçinin
yetersizliği” nedeni ile bir iş akdi feshi gerçekleşmesi kararı alınacaksa da sürecin Kanunlar karşısında da bu yapıcı düşüncemizi destekler nitelikte
uygulanması ve yönetilmesi gerekmektedir.
Yargıtay 9.Hukuk Dairesi ‘nin Emsal Kararı :
KARARTARIHI: 18.03.2008
9. Hukuk Dairesi
Esas: 2007/27584
Karar: 2008/5327
"ÖZET"
İŞVEREN,
İŞ SÖZLEŞMESİNİ İŞÇİNİN DAVRANIŞLARINDAN KAYNAKLANAN NEDENLERLE FESHEDEBİLİR.
İŞÇİNİN YETERSİZLİĞİNDEN KAYNAKLANAN NEDENLERLE İŞ SÖZLEŞMESİNİN
FESHEDİLEBİLMESİ İÇİN, İŞÇİNİN KİŞİSEL YETENEK VE ÖZELLİKLERİ İTİBARİYLE, FESİH
ANINDA SÖZLEŞMEDEN KAYNAKLANAN YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ TAMAMEN VEYA KISMEN İFA
EDEMEYECEK DURUMDA OLMASI ŞARTTIR. İŞÇİNİN NE ŞEKİLDE PERFORMANSININ DÜŞÜK
OLDUĞU, KENDİSİNDEN NE BEKLENDİĞİ, BEKLENEN İŞ VE KİŞİSEL GELİŞİM HEDEFLERİNİN
NELER OLDUĞU ÖNCEDEN İŞÇİYE AÇIKLANMALIDIR.
"İçtihat Metni"
Davacı, iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan feshedildiğini
belirterek feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesiniistemiştir.
Yerel mahkeme, davanın reddine karar vermiştir.
Hüküm, süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası İçin tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
İş sözleşmesinin davalı işveren tarafından geçerli neden olmadan feshedildiğini belirten davacı işçi, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece savunmaya değer verilerek, yapılan performans değerlendirilmesi sonucu davacının performansının düşük olduğunun tespit edildiği, tanıkların bunu doğruladığı, savunmasının istendiği, ancak verilmediği, davacının ağır iş yapamayacağına dair raporunun bulunmadığı, daha fazla verim alınması için işyeri değişikliği yaptığı, ancak performans düşüklüğünün devam ettiği, feshin 4857 sayılı İş Kanunu'nun 19. maddesindeki usule göre yapıldığı ve geçerli nedene dayandığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 18. maddesinin 1. fıkrasına göre, işveren, iş sözleşmesini işçinin davranışlarından kaynaklanan nedenlerle geçerli olarak feshedebilir. İşçinin iş sürecinde gözlenen performansı ile işin sonucuna bağlı ölçülen verimliliğine dayalı olarak yetersiz kaldığının belirlenmesi halinde, işçinin yetersizliğinden doğan geçerli nedenlerden söz edilebilir. İş Kanunu'nun gerekçesinde hangi hallerin İşçinin yetersizliği nedeniyle geçerli fesih hakkı bahşedeceği Örnek kabilinden sayılmış olup bunlar; ortalama olarak benzer işi görenlerden daha az verimli çalışma; gösterdiği niteliklerden beklenenden daha düşük performansa sahip olma; işe yoğunlaşmasının giderek azalması; işe yatkın olmama; öğrenme ve kendini yetiştirme yetersizliği; sık sık hastalanma; çalışamaz duruma getirmemekle birlikte işini gerektiği şekilde yapmasını devamlı olarak etkileyen hastalık, uyum yetersizliği, işyerinden kaynaklanan sebeplerle yapılacak fesihlerde emeklilik yaşına gelmiş olma hallerdir. Kanunun gerekçelerinde ifade olunan yetersizlikten kaynaklanan sebepler dışında, işçiyle yapılan iş sözleşmesi, işyeri personel yönetmeliği, kurumsal çalışma İlkeleri veya işyerine özgü performans değerlendirme kriterlerinde yer alan işçinin verimliği ile ilgili beklentilerin karşılanamaması halinde de geçerli sebeple fesih uygulanabilir.
Yerel mahkeme, davanın reddine karar vermiştir.
Hüküm, süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası İçin tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
İş sözleşmesinin davalı işveren tarafından geçerli neden olmadan feshedildiğini belirten davacı işçi, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece savunmaya değer verilerek, yapılan performans değerlendirilmesi sonucu davacının performansının düşük olduğunun tespit edildiği, tanıkların bunu doğruladığı, savunmasının istendiği, ancak verilmediği, davacının ağır iş yapamayacağına dair raporunun bulunmadığı, daha fazla verim alınması için işyeri değişikliği yaptığı, ancak performans düşüklüğünün devam ettiği, feshin 4857 sayılı İş Kanunu'nun 19. maddesindeki usule göre yapıldığı ve geçerli nedene dayandığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 18. maddesinin 1. fıkrasına göre, işveren, iş sözleşmesini işçinin davranışlarından kaynaklanan nedenlerle geçerli olarak feshedebilir. İşçinin iş sürecinde gözlenen performansı ile işin sonucuna bağlı ölçülen verimliliğine dayalı olarak yetersiz kaldığının belirlenmesi halinde, işçinin yetersizliğinden doğan geçerli nedenlerden söz edilebilir. İş Kanunu'nun gerekçesinde hangi hallerin İşçinin yetersizliği nedeniyle geçerli fesih hakkı bahşedeceği Örnek kabilinden sayılmış olup bunlar; ortalama olarak benzer işi görenlerden daha az verimli çalışma; gösterdiği niteliklerden beklenenden daha düşük performansa sahip olma; işe yoğunlaşmasının giderek azalması; işe yatkın olmama; öğrenme ve kendini yetiştirme yetersizliği; sık sık hastalanma; çalışamaz duruma getirmemekle birlikte işini gerektiği şekilde yapmasını devamlı olarak etkileyen hastalık, uyum yetersizliği, işyerinden kaynaklanan sebeplerle yapılacak fesihlerde emeklilik yaşına gelmiş olma hallerdir. Kanunun gerekçelerinde ifade olunan yetersizlikten kaynaklanan sebepler dışında, işçiyle yapılan iş sözleşmesi, işyeri personel yönetmeliği, kurumsal çalışma İlkeleri veya işyerine özgü performans değerlendirme kriterlerinde yer alan işçinin verimliği ile ilgili beklentilerin karşılanamaması halinde de geçerli sebeple fesih uygulanabilir.
İşçinin yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerin iş sözleşmesinin
geçerli feshi imkanını bahşetmesi için, işçinin kişisel yetenek ve özellikleri
itibariyle, fesih anında iş sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülükleri tamamen
veya kısmen ifa edemeyecek durumda olması şarttır (Von Hoyningen-Huesslene,
G./Linck, R., §1 KSchG Rdnr. 176 sh. 165; Mues, W.M./Eisenbeis, E./ Legerlotz,
C./Laber, J., Kündigungsrecht, Teil 3 Rz. 4, sh. 606). İşçinin yetersizliğinin,
işletmenin normal işleyişinde somut olarak aksaklık ve bozulmalara sebebiyet
vermesi ve işçinin yetersizliğinin doğurduğu üretim aksaklığının ilave masrafı
doğurmayan tedbirlerle giderilemez olması gerekir. İş sözleşmesinin işçinin
fiziki ve mesleki yetersizliği nedeniyle geçerli bir şekilde feshedilebilmesi
için, onun iş edimini yerine getirmesi için sahip olması zorunlu olan mesleki
ve fiziki özelliklerindeki eksiklik ve yoksunluğun iş sözleşmesinin feshi
anında mevcut olması ve onun iş ediminin usulüne uygun bir şekilde ifası için
kısa sürede doktor, terapist, psikolog, antrenör vs.nin yardımıyla bu
özelliklere yeniden kavuşabilmesinin mümkün görülmemesi gerekir.
İşçinin yetersizliğine dayanan fesihlerde, iş edimi işçinin yeteneği gibi kendisinde objektif olarak bulunan hal ve hususiyetlerden dolayı sözleşmeye uygun olarak yerine getirilemezken, işçinin davranışından kaynaklanan fesihte, sözleşmenin ifasında İşçinin somut olarak akde aykırı bir davranışı nedeniyle iş edimi yerine getirilememektedir. Başka bir anlatımla, işçinin yetersizliğinden kaynaklanan geçerli fesih sebebinin kabulü için, işçinin verim düşüklüğünün işçinin icra ettiği iş için gerekli olan fiziki veya fikri özellikleri haiz olmamasından kaynaklanmalıdır. Buna karşılık, yaptığı iş için gerekli olan şahsi özelikleri haiz ve mesleki bilgilerle donanımlı; yani mesleki yetenek ve uygunluk açısından aranan niteliklere sahip olan bir işçinin, daha Önce kendisine ihtar edilmiş olmasına rağmen, aynı veya benzer işi görenlerden ortalama olarak daha az verimli çalışmaya devam etmesi, işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih sebebidir.
İşçinin performans ve verim düşüklüğünün hastalığından ileri gelmesi halinde ise, işçinin davranışından kaynaklanan geçerli fesih sebebi değil; hastalığa bağlı işçinin yetersizliğinden kaynaklanan geçerli bir fesih sebebi söz konusu olur. Hastalığa bağlı verim düşüklüğü, iş sözleşmesinin feshi anında, işçinin verim düşüklüğünün gelecekte de devam edeceğine dair bir tahmini haklı kılmalıdır. Hastalığa bağlı performans ve verim düşüklüğü nedeniyle iş sözleşmesinin geçerli feshedilebilmesinin diğer bir şartı, bu durumun işyerinde önemli olumsuzluklara ve aksaklıklara sebep olması, işverenin işletme ile ilgili menfaatlerinin Önemli ölçüde ihlal edilmiş olması gerekir.
İşçinin performans ve verimlilik sonuçlarının geçerli bir nedene dayanak olabilmesi için, objektif ölçütlerin belirlenmesi zorunludur. Performans ve verimlilik standartlan işyerine özgü olmalıdır. Objektiflik ölçütü o işyerinde aynı işi yapanların aynı kurallara bağlı olması şeklinde uygulanmalıdır. Performans ve verimlilik standartları gerçekçi ve makul olmalıdır. Performans ve verimlilik sonudanna dayalı geçerli bir nedenin varlığı için süreklilik gösteren düşük veya düşme eğilimli sonuçlar olmalıdır. Koşullara göre değişen, süreklilik göstermeyen sonuçlar geçerli neden için yeterli kabul edilmeyebilir. Aynca, performans ve verimliliğin yükseltilmesine dönük hedeflere ulaşılamaması tek başına geçerli neden olmamalıdır. İşçinin kapasitesi yüksek hedefler için yeterli ise, ancak işçi bu hedefler için gereken gayreti göstermiyorsa geçerli neden söz konusu olabilir.
Diğer taraftan, performans değerlendirilmesinde objektif olabilmek ve geçerli nedeni kabul edebilmek için, performans değerlendirme kriterleri Önceden saptanmalı, işçiye tebliğ edilmeli, işin gerektirdiği bilgi, beceri, deneyim gibi yetkinlikler, işyerine uygun davranışlar ve çalışandan gerçekleştirmesi beklenen iş ve kişisel gelişim hedeflerinde bu kriterler esas alınmalıdır. Bir başka anlatımla, çalışanın niteliği, davranışları ve sonuçta ulaştığı hedef önemli olmaktadır. Bu kriterler çalışanın görev tanımına, verimine, işverenin kurumsal ilkelerine, uyulması gereken işyeri kurallarına uygun olarak objektif ve somut olarak ortaya konmalı ve buna yönelik performans değerlendirme formları hazırlanmalıdır. İşyerine özgü çalışanların performansının değerlendirileceği, Performans Değerlendirme Sistemi geliştirilmeli ve uygulanmalıdır.
İşçinin, deneme süresi de belirli (ki bu en az altı ay olmalı) bekleme süresi içinde saptanan mesleki özelliklerine dayanarak, bu süreden sonra performans ve verim düşüklüğü nedeniyle iş sözleşmesi feshedilirse bu geçerli neden olarak kabul edilemez. Yani bu süre içinde işçinin çalışma standartlan ve mesleki (ş.abacı) özellikleri daha sonraki performans ve verimlilik ölçümü bakımından işverenin kabul ettiği sınırlar olarak dikkate alınır. Ancak bu sınırların altına düşülmesi ve bunun süreklilik göstermesi halinde geçerli neden doğabilir. İşveren, bu sınırların üstünde bir performans ve verimlilik beklentisinde haklı olduğunu ileri sürüyorsa, bu beklentiyi doğrulayacak eğitim ve iş koşullarının iyileştirilmesi gibi performans artına olanakları sağladığını da kanıtlamalıdır.
İş Kanunu'nun 19. maddesine göre: "Hakkındaki iddialara karşı savunmasını almadan bir işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, o işçinin davranışına veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemez. Ancak, işverenin 25. maddenin (II) numaralı bendi şartlarına uygun fesih hakkı saklıdır". Buna göre, salt işçinin savunmasının alınmaması tek başına süreli feshin geçersizliği sonucunu doğurur, İşçi fesihten önce savunma vermeye davet edilmeli, davet yazısında davranışı nedeniyle işten çıkarma sebebi açık ve kesin bir şekilde belirtilmeli, makul bir süre önceden belirtilen yer, gün ve saatte hazır bulunması, bulunmadığı takdirde yazılı bir savunma verebileceğinin; bildirilen yerde belirtilen gün ve saatte hazır bulunmadığı ve de buna rağmen yazılı bir savunma vermediği takdirde savunma vermekten vazgeçmiş sayılacağının kendisine hatırlatılması şarttır.
Dosya İçeriğine göre, 2004 yılında işe giren davacı işçi, 2005 yılı sonlarında ve 2006 yılı ortalarında performans değerlendirilmesine tabi tutulmuştur. Davacı işçiye işe girdiğinde, objektif olarak belirlenen ölçütlere göre performans değerlendirilmesine tabi tutulacağına dair bir tebliğ yapılmadığı gibi, 2005 yılı sonundaki değerlendirme davacıya tebliğ edilmemiş ve performansının düşük olduğu ihtar edilmemiştir. Davacının ne şekilde performansının düşük olduğu, daha sonraki süreçte kendisinden ne beklendiği, beklenen iş ve kişisel gelişim hedeflerinin neler olacağı açıklanmamıştır. Somut bu maddi olgulara göre davalı işverenin gerçekleştirdiği fesih, geçerli nedene dayanmamaktadır. Davanın kabulü yerine yazılı şekilde
İşçinin yetersizliğine dayanan fesihlerde, iş edimi işçinin yeteneği gibi kendisinde objektif olarak bulunan hal ve hususiyetlerden dolayı sözleşmeye uygun olarak yerine getirilemezken, işçinin davranışından kaynaklanan fesihte, sözleşmenin ifasında İşçinin somut olarak akde aykırı bir davranışı nedeniyle iş edimi yerine getirilememektedir. Başka bir anlatımla, işçinin yetersizliğinden kaynaklanan geçerli fesih sebebinin kabulü için, işçinin verim düşüklüğünün işçinin icra ettiği iş için gerekli olan fiziki veya fikri özellikleri haiz olmamasından kaynaklanmalıdır. Buna karşılık, yaptığı iş için gerekli olan şahsi özelikleri haiz ve mesleki bilgilerle donanımlı; yani mesleki yetenek ve uygunluk açısından aranan niteliklere sahip olan bir işçinin, daha Önce kendisine ihtar edilmiş olmasına rağmen, aynı veya benzer işi görenlerden ortalama olarak daha az verimli çalışmaya devam etmesi, işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih sebebidir.
İşçinin performans ve verim düşüklüğünün hastalığından ileri gelmesi halinde ise, işçinin davranışından kaynaklanan geçerli fesih sebebi değil; hastalığa bağlı işçinin yetersizliğinden kaynaklanan geçerli bir fesih sebebi söz konusu olur. Hastalığa bağlı verim düşüklüğü, iş sözleşmesinin feshi anında, işçinin verim düşüklüğünün gelecekte de devam edeceğine dair bir tahmini haklı kılmalıdır. Hastalığa bağlı performans ve verim düşüklüğü nedeniyle iş sözleşmesinin geçerli feshedilebilmesinin diğer bir şartı, bu durumun işyerinde önemli olumsuzluklara ve aksaklıklara sebep olması, işverenin işletme ile ilgili menfaatlerinin Önemli ölçüde ihlal edilmiş olması gerekir.
İşçinin performans ve verimlilik sonuçlarının geçerli bir nedene dayanak olabilmesi için, objektif ölçütlerin belirlenmesi zorunludur. Performans ve verimlilik standartlan işyerine özgü olmalıdır. Objektiflik ölçütü o işyerinde aynı işi yapanların aynı kurallara bağlı olması şeklinde uygulanmalıdır. Performans ve verimlilik standartları gerçekçi ve makul olmalıdır. Performans ve verimlilik sonudanna dayalı geçerli bir nedenin varlığı için süreklilik gösteren düşük veya düşme eğilimli sonuçlar olmalıdır. Koşullara göre değişen, süreklilik göstermeyen sonuçlar geçerli neden için yeterli kabul edilmeyebilir. Aynca, performans ve verimliliğin yükseltilmesine dönük hedeflere ulaşılamaması tek başına geçerli neden olmamalıdır. İşçinin kapasitesi yüksek hedefler için yeterli ise, ancak işçi bu hedefler için gereken gayreti göstermiyorsa geçerli neden söz konusu olabilir.
Diğer taraftan, performans değerlendirilmesinde objektif olabilmek ve geçerli nedeni kabul edebilmek için, performans değerlendirme kriterleri Önceden saptanmalı, işçiye tebliğ edilmeli, işin gerektirdiği bilgi, beceri, deneyim gibi yetkinlikler, işyerine uygun davranışlar ve çalışandan gerçekleştirmesi beklenen iş ve kişisel gelişim hedeflerinde bu kriterler esas alınmalıdır. Bir başka anlatımla, çalışanın niteliği, davranışları ve sonuçta ulaştığı hedef önemli olmaktadır. Bu kriterler çalışanın görev tanımına, verimine, işverenin kurumsal ilkelerine, uyulması gereken işyeri kurallarına uygun olarak objektif ve somut olarak ortaya konmalı ve buna yönelik performans değerlendirme formları hazırlanmalıdır. İşyerine özgü çalışanların performansının değerlendirileceği, Performans Değerlendirme Sistemi geliştirilmeli ve uygulanmalıdır.
İşçinin, deneme süresi de belirli (ki bu en az altı ay olmalı) bekleme süresi içinde saptanan mesleki özelliklerine dayanarak, bu süreden sonra performans ve verim düşüklüğü nedeniyle iş sözleşmesi feshedilirse bu geçerli neden olarak kabul edilemez. Yani bu süre içinde işçinin çalışma standartlan ve mesleki (ş.abacı) özellikleri daha sonraki performans ve verimlilik ölçümü bakımından işverenin kabul ettiği sınırlar olarak dikkate alınır. Ancak bu sınırların altına düşülmesi ve bunun süreklilik göstermesi halinde geçerli neden doğabilir. İşveren, bu sınırların üstünde bir performans ve verimlilik beklentisinde haklı olduğunu ileri sürüyorsa, bu beklentiyi doğrulayacak eğitim ve iş koşullarının iyileştirilmesi gibi performans artına olanakları sağladığını da kanıtlamalıdır.
İş Kanunu'nun 19. maddesine göre: "Hakkındaki iddialara karşı savunmasını almadan bir işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, o işçinin davranışına veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemez. Ancak, işverenin 25. maddenin (II) numaralı bendi şartlarına uygun fesih hakkı saklıdır". Buna göre, salt işçinin savunmasının alınmaması tek başına süreli feshin geçersizliği sonucunu doğurur, İşçi fesihten önce savunma vermeye davet edilmeli, davet yazısında davranışı nedeniyle işten çıkarma sebebi açık ve kesin bir şekilde belirtilmeli, makul bir süre önceden belirtilen yer, gün ve saatte hazır bulunması, bulunmadığı takdirde yazılı bir savunma verebileceğinin; bildirilen yerde belirtilen gün ve saatte hazır bulunmadığı ve de buna rağmen yazılı bir savunma vermediği takdirde savunma vermekten vazgeçmiş sayılacağının kendisine hatırlatılması şarttır.
Dosya İçeriğine göre, 2004 yılında işe giren davacı işçi, 2005 yılı sonlarında ve 2006 yılı ortalarında performans değerlendirilmesine tabi tutulmuştur. Davacı işçiye işe girdiğinde, objektif olarak belirlenen ölçütlere göre performans değerlendirilmesine tabi tutulacağına dair bir tebliğ yapılmadığı gibi, 2005 yılı sonundaki değerlendirme davacıya tebliğ edilmemiş ve performansının düşük olduğu ihtar edilmemiştir. Davacının ne şekilde performansının düşük olduğu, daha sonraki süreçte kendisinden ne beklendiği, beklenen iş ve kişisel gelişim hedeflerinin neler olacağı açıklanmamıştır. Somut bu maddi olgulara göre davalı işverenin gerçekleştirdiği fesih, geçerli nedene dayanmamaktadır. Davanın kabulü yerine yazılı şekilde
reddi hatalıdır.
4857 sayılı İş Yasası'nın 20/3. maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.
Hüküm:
Yukarıda açıklanan gerekçe ile;
Kararın BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,
2-Feshin GEÇERSİZLİĞİNE ve davacının İŞE İADESİNE,
3- Davacının yasal süre içinde başvurusuna rağmen davalı işverence süresi içinde işe başlatılmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının davacının kıdemi, fesih nedeni dikkate alınarak takdiren davacının 4 aylık brüt ücreti tutannda BELİRLENMESİNE,
4- Davacı işçinin işe iadesi İçin işverene süresi içinde müracaatı halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar en çok 4 aya kadar ücret ve diğer haklannın davalıdan tahsilininGEREKTİĞİNE,
5- Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,
6- Davacının yapmış olduğu 76.40 VTL yargılama giderinin davalıdan tahsili ile davaaya verilmesine, davalının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına,
7- Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre 500 YTL ücreti vekaletin davalıdan
Alınarak davacıya verilmesine
8- Peşin alınan temyiz harcının
isteği halinde ilgilisine iadesine,
Kesin olarak 18.03.2008 gününde oybirliği İle karar verildi.
İşverenden talep etmelerine rağmen gerekli iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri alınmadığı takdirde haklı nedenle iş sözleşmesi feshi
İşyerindeki eksikliğin işçinin sağlık ve güvenliğini
tehdit eder nitelikte olması ve işçinin
talebine rağmen gerekli önlemlerin alınmamış olması bu feshin uygulanmasını gerekli kılar.
Bu konuya ilişkin olarak; 4857 sayılı İş Kanununa tabi çalışanlar açısından,
Kanunun Mad..24/I, f ‘ye göre, işçiye
haklı nedenle derhal fesih hakkı tanınmaktadır.
Yeni doğum yapmış kadın işçinin fazla çalışma yapması
İş Kanunu’na İlişkin Fazla Çalışma ve Fazla Sürelerle Çalışma
Yönetmeliğinin 8/C maddesine göre, “İşverenler; gebe,
yeni doğum yapmış ve çocuk emziren kadın işçilere fazla çalışma
yaptıramazlar.” Çocuk 1 yaşına gelinceye
kadar bu sürede fazla çalışma yaptırılmamalıdır.Kadın işçi zaten çocuk 1 yaşına
gelene kadar, günde iki saat süt izni kullanmaktadır.
İşçinin ücretine mahsuben avans talep şartları
Türk Borçlar Kanunu 406/IV maddesi ile, işçiye işverenden hizmetiyle orantılı olarak
avans isteyebilme hakkı tanınmıştır. İş
Kanunu’nda bir hüküm bulunmadığı için, TBK Mad. 406/IV hükmünün İş Kanunu’na tabi
iş sözleşmesine de uygulanması kabul edilmelidir.
Bununla birlikte işçinin işverenden avans isteyebilmesinin 3
koşulu bulunmaktadır :
1) işçi, hizmetiyle orantılı olarak avans
istemelidir.
2) İşçinin zorunlu ihtiyacının ortaya çıkmasıdır.
3) İşverenin avans istenen miktarı hakkaniyet gereği
ödeyebilecek durumda olmasıdır.
5 Mayıs 2014 Pazartesi
SGK da ilk işe giriş tarihinizde prim gününüzün gözükmemesi, emeklilik tarihinizi etkiler
5/05/2014 03:36:00 ÖS
SGK, SGK da işe giriş tarihinizde prim gününüzün gözükmemesi, Yargıtay Kararları
8 comments
Türkiye de 2004
yılında SGK nın E- Devlet sistemine
geçmesi ile birlikte işyerleri SGK
işlemlerini SGK internet sitesi üzerinden
yapmaya başladı.
2004 yılına kadarsa
işlemler şöyle gerçekleşiyordu :
Aylık Sigorta Prim bildirgesi
işveren tarafından tanzim edilir, o
dönemki kurum adıyla SSK ya götürülür
işletilir, daha sonra da işyerinin toplam aylık SSK Prim tutarı SSK ya yatardı.Aylık prim bildirgesinde
primlerin kimlere ait olduğu belli değildi. Bu ayrım 4 aylık Sigorta prim
bildirgesi ile yapılırdı.
SSK ya işverence 4 ayda
bir gönderilen SSK 4 aylık prim bildirgesi ile de toplam tutarın
işyerindeki kişilere SSK prim ayrıştırması/dağılımı yapılırdı. Bu işlemler SSK
memurlarınca elden giriş yapıldığından, çeşitli işlem/giriş hataları
nedeniyle kişilerin SSK priminin kişi hesaplarına aktarılmasında sorunlar yaşanırdı
( 4 aylık bildirgenin girilmemesi, hatalı girilmesi, başka hesaplara aktarılması, işverenlerce
bildirgelerin eksik ya da verilmemesi vs)
Sonuçta olan sigortalıya olur, sonrasında veya emekli olurken
sürprizlerle karşılaşılırdı)
İlk işe girişteyse
işverenler ; işe giriş bildirgenizi işe
girişinizi takip eden 1 ay içerisinde
düzenleyerek SSK ya
verebiliyordu.
Bugün hala birçok kişinin
ilk sigortalı başlangıç bildirgesi verildiği ve SSK da gözüktüğü halde,
başlangıç dönemine ait hiç SKK prim ödemesi bulunmadığı, bu durumda sıkıntı yaşadıklarını duyuyoruz. Bugünkü
kademeli emekliliğe göre, prim gününüz
yeterli olsa da eğer ilk işe giriş tarihinizde prim ödemeniz gözükmüyorsa
emeklilik tarihinizde bu durum sorun yaşatacak ve ilk işe giriş tarihiniz ilk
sigorta primi ödendiği tarih olarak SGK ca kabul edilecektir.
Benim de görev yaptığım firmada bir arkadaşımız emekli
olmak üzere SGK ya gittiğinde bu manzara ile karşılaşmış SGK
ilk işe giriş tarihinde, prim gözükmediği gerekçesi ile, ilk işe giriş
tarihini ilk primin gözüktüğü 5 yıl
sonra olarak kabul etmişti.
Sigortalı konuyu yargıya taşımış, yargıtay SGK nın aksine hiç prim gözükmese de
işe giriş tarihinin ilk işe giriş
bildirgesinin yapıldığı tarih olması gerekliliği kararına varmıştı.(5
yıllık primini olmasa da hiç değilse
mahkeme ilk işe giriş tarihinde en
azından 1 gün çalıştığını varsayarak, gün eklenmesine karar vermişti.5 yıllık
zaman için şahit gösterilerek,
ispatlanması gerekmektedir)
Eski SSK uygulamasına
göre İlk işe girişten itibaren 1 ay içinde
bildirge verilebildiğinden, en az bir günlük çalışma vardır düşüncesi
ile bu davalar kazanılabilmektedir.
Aşağıda bu davalara
ait örnek Yargıtay kararları paylaştım.
Umarım SGK; Mahkemeye gerek görmeden,
sigortalıları da artık bu davalarla uğraştırmadan ilk işe giriş bildirgesi verildiği halde hiç
primi gözükmeyen sigortalıların mağduriyetini yazılı itiraz incelemesi/komisyon
kararları neticesi ile çözme yoluna gider.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
2011/21-575 E.N , 2011/697 K.N.
İlgili Kavramlar
SİORTALILIK BAŞLANGIÇ
TARİHİ TESPİTİ
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki
“tespit” davasında yapılan yargılama sonunda;Kayseri 3.İş Mahkemesince davanın
kabulüne dair verilen 26.05.2009 gün ve 2008/35 E., 2009/124 K. sayılı kararın
incelenmesi davalı Kurum vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk
Dairesinin 04.10.2010 gün ve 2009/11413 E., 2010/9323 K. sayılı ilamı ile;
(… 1-Dosyadaki yazılara,
toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici nedenlere göre
davacının tüm temyiz itirazlarının reddine.
2-Dava sigortalılık
başlangıcının 01.11.1980 tarihi olarak tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece istemin
kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden,
davacının A… G…… adına tescilli Narenciye iş yerinde 01.11.1980 tarihinde işe
girdiğini gösterir giriş bildirgesinin usulüne uygun olarak Kurum’a intikal
ettirildiği, işyerinin 01.11.1979-31.12.1982 tarihleri arasında yasa kapsamında
bulunduğu, işyerine ait 1980/1 dönem bordrosunun verildiği 1980/3 dönem
bordrosunun Kurum’a verilmediği, Jandarma aracılığı ile yapılan araştırma
sonucu davacıyı ve işvereni tanıyan kimsenin tespit edilemediği
anlaşılmaktadır.
Bir kimsenin sigortalı
sayılabilmesi için sigortalı işe giriş bildirgesinin varlığı yeterli
değildir.Aynı zamanda o kimsenin Yasa’nın belirlediği biçimde (506 sayılı
Yasa’nın 2. maddesi ve 5510 sayılı Yasa’nın 4/a maddesi) eylemli olarak
çalışması da koşuldur. Bu yön 506 sayılı Yasa’nın 6. maddesi ile 5510 sayılı
Yasa’nın 7/a maddesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1999/21-549-555,
2005/21-437-448 ve 2007/21-306-320 sayılı kararlarında da vurgulanmıştır. Bu
bakımdan davacının işyerinde eylemli olarak çalışıp çalışmadığının yöntemince
araştırılması gerektiği ortadadır.
Bu tür davalar yalnızca
bir günlük çalışmanın tespitinden ibaret olarak görülmemeli, bir günlük
çalışmanın kabulü ile saptanacak sigortalılık başlangıcının sigortalıya
sağlayacağı sigortalılık süresi ile birlikte kazandıracağı haklar dikkate
alınmalı ve giriş bildirgesi ile birlikte eylemli çalışmanın bulunup
bulunmadığı özellikle belirlenmeli, buna göre dönem bordrosunda yer alan ve
davacının talep ettiği tarihte çalışması mevcut tanıklar ile gerektiğinde komşu
işyerleri çalışanları olduğu kayıtlarla ya da emniyet yolu ile yaptırılacak
araştırma ile belirlenen kimselerin beyanlarına başvurulmalı, sonucuna göre
karar verilmelidir.
Somut olayda;iş yerinden
Kurum’a 1980/3 dönem bordroları verilmediği, zabıta aracılığı ile yapılan
araştırma sonucu davacıyı ve işvereni tanıyan kimsenin bulunamaması nedeni ile
resmi kayıtlara göre bordro tanığı yada komşu iş yeri tanığı olmayan tanıkların
anlatımına göre sonuca gidildiği görülmüştür.
Yapılacak iş;davacının
çalıştığını iddia ettiği narenciye iş yerine o tarihte komşu olan, kayıtlı
narenciye bahçesi iş yeri sahiplerini ve adreslerini açık ve net olarak
belirleyip, sonrasında bu işyerlerinde çalıştığı tespit edilen kayıtlı komşu
işyeri çalışanlarının kayıtları SGK’dan getirtilerek çalışmanın niteliği ile
gerçek bir çalışma olup olmadığı yönünde yöntemince beyanlarını almak, bunlara
ulaşılamadığı takdirde iş yerinden 1980/1 dönem bordrosunun Kuruma verilmiş
olması nedeni ile bu dönem bordrosunda geçen bordro çalışanlarının adreslerinin
SGK dan sorularak adresleri tespit edilen çalışanların davacının çalışması ile
ilgili yöntemince beyanlarına başvurmak giriş bildirgesinin çalışma olgusunu
somut ve inandırıcı bilgilere dayalı şekilde 506 sayılı Yasanın 2, 6, 9 ve
79/8. maddeleri gereğince kanıtladıktan sonra sonucuna göre karar vermekten
ibarettir.
Mahkemece, bu maddi ve
hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın eksik inceleme ve araştırma ile yazılı
şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurum
vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar
bozulmalıdır…)
gerekçesiyle bozularak
dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece
önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davalı
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili
HUKUK GENEL KURULU
KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca
incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve
dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, sigortalılığın
başlangıç tarihinin tespiti istemine ilişkindir.
Davacı vekili,
müvekkilinin Kayseri Sosyal Güvenlik Kurumu İl Müdürlüğü’nün sigortalısı
olduğu, 01.11.1980 tarihinde ilk defa fiilen sigortalı işçi olarak çalışmaya
başladığı, işveren tarafından sigorta başlangıç bildirgesi verilmek suretiyle
sigortalı olarak kayıt ve tescil edildiği ve uzun yıllar sigortalılığının devam
ettiği, ancak kuruma müracaatında sigorta başlangıç tarihinin kabul edilmediği,
bunun iyi niyet ve sosyal güvenlik ilkelerine aykırı olduğu, iddiasıyla
belirtilen tarihte fiilen çalışan ve başlangıcı kuruma bildirilen ve kurumca
tescil edilen müvekkilinin sigortalılık başlangıç tarihinin 01.11.1980 olarak
tespitini, kurum tarafından çıkarılan muarazanın men’ini istemiştir.
Davalı Kurum vekili,
davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davacının
01.11.1980 tarihinde fiilen Şerif Ali Gülnar’a ait iş yerinde fiilen çalıştığı
ve çalışmasına ilişkin iş yeri tarafından 20.11.1980 tarihinde 01.11.1980
tarihi itibariyle işe başladığına dair işe giriş bildirgesinin verildiği ve
kurumca kayıt ve tescil edildiği, bu itibarla davacının iş yerinde bir gün de
olsa çalıştığına karine teşkil ettiği, Yargıtay içtihatlarının da bu yönde
olduğu, sigortalının primlerinin ve diğer belgelerinin sonrasında takibinin
kuruma ait olduğu, gerekçesiyle salt işe giriş bildirgesinin verilmesi yeterli
bulunarak, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davalı Kurum vekilinin
temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde belirtilen
nedenlerle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hükmü davalı kurum
vekili temyize getirmiştir.
Hemen belirtmelidir ki,
davacının 21.11.1980 tarihli işe giriş bildirgesinin Kuruma yasal süresi
içerisinde verildiği, ancak bu döneme ait bordroların kurumda bulunmadığı
uyuşmazlık konusu değildir.
Uyuşmazlık; salt işe
giriş bildirgesinin verilmiş olmasının sigortalılık başlangıcı yönünden yeterli
olup olmadığı, ayrıca fiili çalışma olgusunun da aranmasının ve ispatının
gerekip gerekmediği noktasındadır.
Öncelikle ifade
edilmelidir ki, 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Yasanın geçici
7/1.maddesinde “Bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 17.07.1964 tarihli ve 506
sayılı, 02.09.1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17.10.1983 tarihli ve 2925 sayılı,
bu Kanunla mülga 17.10.1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08.06.1949 tarihli ve 5434
sayılı kanunlar ile 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Kanunun geçici 20 nci
maddesine göre sandıklara tâbi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri,
fiilî hizmet süresi zammı, itibarî hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya
edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Kanun hükümlerine göre
değerlendirilirler” düzenlemesinin yer alması ve genel olarak Kanunların geriye
yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında, davanın yasal
dayanağının 506 Sayılı Kanunun 79 ve 108.maddeleri olduğu kabul edilmelidir.
Öte yandan,
çalıştırılanlar 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun (506 sayılı Kanun) 2.
ve 6.maddelerinde öngörülen koşulların oluşmasıyla birlikte kendiliğinden
sigortalı sayılırlar. Ancak, bu kimselerin aynı Kanunun 3.maddesinde sayılan
istisnalara girmemesi gerekir. Çalıştırılanların, başka hiçbir işleme gerek
kalmaksızın sigortalı niteliğini kazanmaları Kanunun 6/1 maddesinde yer alan
açık hüküm gereğidir.
Sigortalıların bazı
haklardan yararlanmaları ise, öncelikle kuruma bildirilmeleri, belirli süre
prim ödemiş olmaları ve kanunun gerektirdiği bilgilerin açık bir şekilde
bilinmesi, koşullarına bağlıdır.
Nitekim 506 sayılı
Kanun’un 2.maddesinde, sigortalı sayılanlar; 3.maddesinde ise sigortalı
sayılmayanlar, düzenlenmiştir. Buna göre; bir hizmet akdine dayanarak bir veya
birkaç işveren tarafından çalıştırılanlar bu kanuna göre sigortalı sayılırlar.
Aynı Kanunun
sigortalılığın başlangıcı ve mecburi oluşunu düzenleyen 6.maddesine göre de;
çalıştırılanlar, işe alınmalarıyla kendiliğinden “Sigortalı” olurlar.
Sigortalılar ile bunların işverenleri hakkında sigorta hak ve yükümleri
sigortalının işe alındığı tarihten başlar. Bu suretle sigortalı olmak hak ve
yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez. Sözleşmelere, sosyal sigorta yardım ve
yükümlerini azaltmak veya başkasına devretmek yolunda hükümler konulamaz.
506 sayılı Sosyal
Sigortalar Kanunu’nun 108.maddesi ise “sigortalılık süresini” düzenlemektedir.
Anılan maddenin birinci fıkrasında “Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının
uygulanmasında nazara alınacak sigortalılık süresinin başlangıcı, sigortalının,
yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı Kanunlara veya bu kanuna tabi
olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihtir.”, ikinci fıkrasında ise “Tahsis
işlerinde nazara alınan sigortalılık süreleri, bu sürenin başlangıç tarihi ile,
sigortalının tahsis yapılması için yazılı istekte bulunduğu tarih, tahsis için
istekte bulunmuş olmayan sigortalılar için de ölüm tarihi arasında geçen
süredir.” hükmü yer almaktadır.
Şu hale göre, sigortalı
niteliği taşımayan bir kimsenin sigortalılık süresinden de söz etmeye olanak
bulunmamaktadır. Sigortalılık niteliği ise hizmet akdinin kurulması ve fiilen
çalışmaya başlanılması ile edinilir. 506 sayılı Kanunun 2 ve 6.maddelerinde
açıkça belirtildiği üzere, sigortalılığın oluşumu yönünden çalışma olgusunun
varlığı zorunludur. Eylemli (fiili) veya gerçek biçimde çalışmanın varlığı
saptanmadıkça, hizmet akdine dayanılarak dahi sigortalılıktan söz edilemez.
Yeri gelmişken, fiili
çalışmanın varlığının hangi kanıt ve olgularla saptanabileceği üzerinde
durulmalıdır.
Fiili veya gerçek
çalışmayı ortaya koyacak belgeler, işe giriş bildirgesiyle birlikte, 506 sayılı
Kanunun 79.maddesinde belirtilen ve sigortalının çalışma gün sayısını, kazanç
durumunu, çalışma tarihleriyle birlikte ortaya koyan aylık sigorta gün
bildirgeleri ile Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 17.maddesinde
belirtilen dört aylık dönem bordroları gibi kuruma verilmesi zorunlu
belgelerdir. Yöntemince düzenlenip süresi içerisinde kuruma verilen işe giriş
bildirgesi, kişinin işe girdiğini göstermekte ise de, bunun fiili çalışmanın
varlığının ortaya konulması açısından tek başına yeterli kabul edilmesi
olanaklı değildir.
Sigortalılıktan söz
edebilmek için, çalışmanın varlığı, Yargıtay uygulamasında 506 sayılı Yasanın
79/10.maddesine dayalı sigortalılığın tespiti davaları yönünden kabul edilen
ilkelere uygun biçimde belirlenmelidir. Zira sigortalılığın başlangıcına
yönelik her dava sigortalılığın tespiti istemini de içerir. Aksine düşünce,
özellikle yaşlılık aylığının kabulü için öngörülen sigortalılık süresi yönünden
gerçekten çalışanlar ile çalışmayanlar arasında adaletsiz ve haksız bir durum
yaratır.
Bu nedenle, işe giriş
bildirgesinin verildiği ancak yasal diğer belgelerin bulunmadığı durumlarda
çalışma olgusunu ortaya koyabilecek inandırıcı ve yeterli kanıtlar aranmalı,
kamu düzenine dayalı bu tür davalarda hakim, görevi gereği doğrudan
soruşturmayı genişleterek sigortalılık koşullarının oluşup oluşmadığını
belirlemeli; bu cümleden olmak üzere, işyerinde tutulması gerekli puantaj
kayıtları, ücret bordroları ve gerekli dosyalar ile, kurumdaki belge ve
kağıtlardan yararlanmalı, ücret bordroları ile puantaj kayıtlarını getirtmeli,
müfettiş raporlarının olup olmadığını araştırmalı, işyeri çalışanlarını
saptamalı ve sigortalının bu işte ne kadar süre ile çalıştığını açıklamalı,
gerektiğinde komşu işyeri çalışanlarının bilgilerine de başvurarak gerçek
çalışma olgusunu, somut ve inandırıcı bilgilere dayalı biçimde ortaya koymalıdır.
Bu yön, Yargıtay Hukuk
Genel Kurulu’nun 16.9.1999 gün ve E:1999/21-510,K:527; 30.6.1999 gün ve
E:1999/21-549,K:555; 5.2.2003 gün ve E:2003/21-35,K:64; 15.10.2003 gün ve
E:2003/21-634,K:572; 3.12.2003 gün ve E:2003/21-710,K:714; 3.11.2004 gün ve
E:2004/21-480,K:579; 3.11.2004 günve E:2004/21-479,K:578; 10.11.2004 gün ve
E:2004/21-538, K:621; 01.12.2004 gün ve E:2004/21-629, K:641; 29.6.2005 gün ve
E:2005/21-409, K:413; 22.03.2006 gün ve E:2006/21-43, K:98; 12.3.2008 ve
E:2008/21-242,K:251; 23.12.2009 gün ve E:2009/10-581,K:619; 10.2.2010 gün ve
E:2010/ 10-72, K:72; 21.09.2011 gün ve E:2011/10-527, K:552 sayılı kararlarında
da vurgulanmıştır.
Az yukarıda belirtilen
araştırmalar yanında, davacının işe giriş bildirgesi üzerinde yaptırılacak
grafolojik inceleme sonucuna göre bildirgedeki imza ve varsa fotoğrafın
davacıya ait olup olmadığı, davacıya verilen sigorta sicil numarasının hangi
yılın serilerinden olduğu ve daha sonraki yıllarda gerçekleşen hizmetlerinde
kullanılıp kullanılmadığının da belirlenmesi gerekir (Hukuk Genel Kurulu’nun
21.09.2011 gün ve E:2011/10-527, K:552 sayılı kararı).
Yukarıda açıklanan
ilkeler ışığında somut olay incelendiğinde:
Mahkemenin, davacının
işe giriş bildirgesinin kuruma verilmiş olmasının işe başlama tarihinin tespiti
açısından yeterli olduğu ve bu belgenin davacının işyerinde bir gün de olsa
çalıştığına karine teşkil ettiği yönündeki gerekçesi yasal ve yerinde olmadığı
gibi, yapılan araştırma da hükme varmaya yeterli değildir.
Mahkemece yapılacak iş;
davacının çalıştığını ileri sürdüğü, işe giriş bildirgesini kuruma veren iş
yerinin kurum dosyasından bildirilen adresinin sağlıklı biçimde araştırılması;
iş yerinde tutulması gerekli dosyalardan, belge ve kanıtlardan yararlanılması;
davalı Kurum nezdindeki çalışma dönemine ilişkin kayıtlar celp edilemediğinden
işe giriş bildirgesindeki kimlik bilgilerinin ve imzanın davacıya ait olup
olmadığı, müfettiş raporlarının bulunup bulunmadığının tespit edilmesi; işe
giriş bildirgesi üzerinde yaptırılacak grafolojik inceleme sonucuna göre
bildirgedeki imza ve varsa fotoğrafın davacıya ait olup olmadığı, davacıya
verilen sigorta sicil numarasının hangi yılın serilerinden olduğunun belirlenmesi;
ücret bordrolarının sağlıklı biçimde temin edilmesi; sigortalının hangi işte
hangi süre ile çalıştığının ve aynı dönemde iş yerinde çalışanların bulunup
bulunmadığının saptanması; gerektiğinde komşu işyerlerinden o tarihte
faaliyette bulunanlar ile bunların çalışanlarının, davacının birlikte çalıştığı
kişilerin tanık sıfatıyla bilgilerine başvurulması; böylece gerçek çalışma
olgusunun somut ve inandırıcı bilgilere dayalı biçimde ortaya konulması ve tüm
deliller birlikte değerlendirilerek varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir
karar verilmesi olmalıdır.
O halde, yerel mahkemece
aynı yöne işaret eden ve yukarıdaki ilave gerekçelerle Hukuk Genel Kurulu’nca
da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda
direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenlerle direnme
kararının bozulması gerekir.
S O N U Ç : Davalı Kurum
vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma
kararında ve yukarıda gösterilen ilave nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun
30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde
3″ atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun
429.maddesi gereğince BOZULMASINA, 23.11.2011 gününde oybirliği ile karar
verildi.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
2011/10-307 E.N , 2011/366 K.N.
İlgili Kavramlar
SİGORTALI BAŞLANGIÇ
TARİHİ TESPİTİ
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki
“Sigortalılık başlangıç tarihinin tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama
sonunda; Kayseri 3. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 04.11.2010
gün ve 2009/1092 E., 2010/680 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından
istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 20.12.2010 gün ve 16145-17605
sayılı ilamı ile;
(…01.10.2008 tarihinde
yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun geçici 7/1. maddesi hükmünde yer alan
düzenleme ile genel olarak Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili
olmaması) kuralı karşısında, davanın yasal dayanağının 506 sayılı Kanun ve
giderek 79. maddesi olduğu kabul edilmelidir.
Dava; sigortalılık
başlangıcının tespiti istemini içerir nitelikte olup davanın yasal dayanağını
oluşturan 506 sayılı Kanunun 108. maddesinde sigortalı statüsünde bulunmayan
bir kimsenin sigortalılık süresinden söz edilemez. Olağan olarak sigortalılık
niteliği, 506 sayılı Kanunun 2. maddesine göre hizmet akdinin kurulması ve 6.
madde gereğince çalışmaya başlanması ile edinilir. Sigortalılığın zorunlu,
kişiye bağlı, devredilemez niteliği gereğince bu tür davaların kamu düzenine
ilişkin olduğu açık ve özel bir duyarlılıkla çözümlenmesi zorunludur.
Yöntemince düzenlenip süresinde Kuruma verilen işe giriş bildirgesi, kişinin işe
alındığını gösteren yazılı delil niteliğinde ise de, fiili çalışmanın
varlığının ortaya konulması açısından tek başına yeterli kabul edilemez. 506
sayılı Kanunun 2., 6. ve 108. maddelerindeki düzenlemelerde de belirtildiği
gibi, sigortalılığın oluşumu yönünden çalışma olgusunun varlığı zorunludur ve
fiili çalışma saptanmadıkça, sadece hizmet akdine dayanılması halinde dahi
sigortalılık söz konusu olamaz.
Bu kapsamda fiili
çalışmanın varlığının hangi kanıt ve olgularla belirleneceği üzerinde
durulmalıdır. İşe giriş bildirgesi Kuruma verilmesine karşın yasal diğer
belgelerin bulunmadığı durumlarda çalışma olgusunu ortaya koyabilecek
inandırıcı ve yeterli kanıtlar aranmalı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun konu
ile ilgili 16.06.1999 gün ve 510/527, 30.06.1999 gün ve 549/555, 05.02.2003 gün
ve 35/64, 15.10.2003 gün ve 634/572, 24.11.2004 gün ve 538/621, 01.12.2004 gün
ve 629/641 sayılı kararlarında da açıkça belirtildiği gibi, bildirgenin hangi
tarihte Kuruma intikal ettiği, intikal ediş tarihine göre 506 sayılı Kanunun
79/10. maddesinde öngörülen beş yıllık hak düşürücü sürenin geçirilip
geçirilmediği, bildirgedeki kimlik bilgilerinin, yaptırılacak grofolojik
inceleme sonucuna göre bildirgedeki imza ve varsa fotoğrafın davacıya ait olup
olmadığı, bildirge Kuruma teslim edildiğinde davacıya verilen sigorta sicil
numarasının hangi yılın serilerinden olduğu ve bu numaranın sigortalının daha
sonraki yıllarda gerçekleşen hizmetlerinde kullanılıp kullanılmadığı
belirlenmeli, bulunabildiği takdirde, sigortalı ile birlikte çalışan kişiler
ile, aynı çevrede iş yeri olan işveren veya bu işverenlerin çalıştırdığı
kişiler yöntemince saptanarak bilgi ve görgülerine başvurulmalı, çalışma olgusu
somut ve inandırıcı bilgilere dayalı biçimde yöntemince araştırılarak, elde
edilen bilgi ve belgelerin tanık anlatımlarında belirtilen olgularla örtüşüp
örtüşmediği de irdelenip sonucuna göre bir karar verilmelidir.
Yukarıda açıklanan maddi
ve hukuksal olgular araştırılmaksızın, eksik araştırma ve incelemeye dayalı
hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…)
gerekçesiyle bozularak
dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece
önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN:Davalı
vekili
HUKUK GENEL KURULU
KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca
incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve
dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:Tarafların karşılıklı
iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında
açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel
Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve
yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme
kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç: Davalı
vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma
kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince
BOZULMASINA, 01.06.2011 gününde, oybirliği ile karar verildi.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
2011/21-392 E.N , 2011/508 K.N.
İlgili Kavramlar
SİGORTALILIK BAŞLANGIÇ
TARİHİNİN TESPİTİ
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki
“tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;Balıkesir 1.İş
Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 08.10.2008 gün ve 2007/1132 E.
-2008/998 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi
üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 21.01.2010 gün ve 2009/1000 E. – 2010/446
K. sayılı ilamı ile;
(…1-Dosyadaki yazılara,
toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere ve özellikle
mahkemece davacının sigortalılık başlangıç tarihinin yurt dışında çalışmaya başladığı
tarih olan 16.07.1979 olduğunun tespitine ilişkin verilen kararın yerinde
olduğunun anlaşılmasına göre davalı Kurumun aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki
diğer temyiz itirazlarının reddine.
2-Dava, davacının
sigorta başlangıç tarihinin 17.07.1979 tarihi olduğunun ve yaşlılık aylığı
almaya hak kazandığının tesbiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın
kabulü ile; B… ili B… ilçesi G….. köyü nüfusuna kayıtlı C….. kızı 1961 doğumlu,
……… TC Kimlik numaralı, ……. SSK Sicil numaralı davacı Ş… U…’un yurt içi
sigortalı çalışma başlangıç tarihinin yurt dışında çalışma başlangıç tarihi
olan 16.07.1979 tarihi olduğunun tesbitine, sigortalının yaşı, sigortalılık
süresi ve sigortalılık başlangıç tarihi göz önüne alındığında tahsis talep
tarhini takip eden 01.12.2007 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı almaya hak
kazandığının tesbitine, bu hususta davalı kurum tarafından yaratılan muarazanın
men’ine, karar verilmiş ise de yaşlılık aylığı yönünden varılan sonuç doğru
değildir.
Davacının sigortalılık
başlangıç tarihinin 17.07.1979 olduğu ve tahsis talep tarihi olan 15.11.2007
tarihi itibari ile 3201 sayılı Yasa kapsamında Almanya’da geçen
16.07.1979-31.08.1981,27.11.1981-31.01.1984, 21.09.1987-24.02.1999 tarihleri
arasındaki 5662 gün çalışmasını borçlanmak için 08.11.2007 tarihinde Kuruma
başvurduğu, bu çalışmasından 5000 gününe isabet eden 17.500 Doları 14.11.2007
tarihinde Kuruma ödediği, 25 yıldan fazla sigortalılık süresi ve 5.000 gün prim
ödemesi bulunduğu konusunda ihtilaf yoktur. Uyuşmazlık, davacının yaşlılık
aylığı şartlarının yurt dışı borçlanmasını yaptığı tarih olan 14.11.2007
tarihinde yürürlükte olan 506 sayılı Yasa’nın 60/A-b maddesi uyarınca mı, yoksa
25.08.1999 tarih ve 4447 sayılı Yasa’nın 17. maddesi ile 506 sayılı Yasa’ya
eklenen geçici 81. madde hükümlerine göre mi belirleneceği noktasında
toplanmaktadır.
506 sayılı Yasa’nın
geçici 81/A maddesi, bu Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten önceki yürürlükte
bulunan hükümlere göre yaşlılık aylığı bağlanmasına hak kazanmış olanlar ile
sigortalılık süresi 18 yıl ve daha fazla olan kadınlar ve sigortalılık süresi
23 yıl ve daha fazla olan erkekler hakkında, bu kanunun yürürlüğe girdiği
tarihten önce yürürlükte bulunan hükümlerin uygulanacağını kabul etmiştir. Yurt
dışı hizmet borçlanmasının yapıldığı 14.11.2007 tarihinde yürürlükte bulunan
506 sayılı Yasa’nın 60/A-b maddesi ile ise sigortalının yaşlılık aylığından
yararlanabilmesi için kadın ise 58, erkek ise 60 yaşını doldurmuş olması, 25
yıldan beri sigortalı bulunması ve en az 4500 gün prim ödemesi gerektiğini
kabul etmiştir.
Somut olayda davacı,
3201 sayılı Yasa kapsamında Almanya’da geçen
16.07.1979-31.08.1981,27.11.1981-31.01.1984, 21.09.1987-24.02.1999 tarihleri
arasındaki çalışmalarından 5000 gününe isabet eden 17.500 Doları Kuruma
14.11.2007 tarihinde ödemiştir. 4447 sayılı Yasa’nın 17. maddesi ile 506 sayılı
Yasa’ya eklenen geçici 81. maddesinin yürürlüğe girdiği 08.09.1999 tarihinde
Türkiye’de Sosyal Sigortalar Kapsamında sigortalı olarak çalışması bulunmadığı
gibi 3201 sayılı Yasa kapsamında yapılmış bir borçlanma da bulunmamaktadır. Bu
durumda, davacının yaşlılık aylığı bağlanma koşullarının 3201 sayılı Yasa
kapsamında Kuruma borçlanmanın yapıldığı 14.11.2007 tarihinde yürürlükte
bulunan 506 sayılı Yasa’nın 60/A-b maddesine göre değerlendirilerek sonucuna
göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya
aykırı olup bozma nedenidir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun
08.07.2009 gün ve E:2009/21-309, K:2009/322 sayılı kararı da bu doğrultudadır.
O halde, davalı Kurumun
bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…)
gerekçesiyle bozularak
dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece
önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davalı
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili
HUKUK GENEL KURULU
KARARI
Hukuk Genel Kurulunca
incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve
dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, yurtdışı sigortalı
başlangıcının 16.07.1979 tarihi ile 01.12.2007 tarihinden itibaren yaşlılık
aylığına hak kazandığının tespiti istemine ilişkindir.
Davacı vekili,
müvekkilinin, Almanya’da ilk defa 16.07.1979 tarihinde çalışmaya başladığını,
davalı Kuruma yaşlılık aylığı bağlanması için müracaat edildiğinde talebinin
reddedildiğini belirterek, ilk sigortalılık başlangıcının 16.07.1979 tarihi
olduğunun ve 15.11.2007 tarihinde yaptığı talebe göre 01.12.2007 tarihi
itibariyle yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmesini talep
ve dava etmiştir.
Davalı Sosyal Güvenlik
Kurumu (SGK) Başkanlığı vekili, yurtdışında çalışan sigortalıların ilk
sigortalılık başlangıcının borçlanmaya ilişkin borcunu ödediği tarihten
borçlandığı süre kadar geriye gidilerek tesbitinin gerektiği, yurtdışında
çalışmaya başladığı tarihin ilk sigortalılık süresi olarak kabulünün mümkün
olmadığı, ayrıca Türkiye’de çalışması olmayan davacı hakkında Türk-Alman Sosyal
Güvenlik Sözleşmesinin uygulanmasının mümkün olmadığı, davacının yasal
koşulları yerine getirmediğinden yaşlılık aylığına hak kazanmadığı, müvekkili
kurumca yapılan işlemin yerinde bulunduğu belirtilerek, davanın reddini
istemiştir.
Yerel mahkemece,
Türk-Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesine Ek Sözleşmenin 29/4.maddesi hükmü uyarınca
yurt dışında çalışma başlangıç tarihinin (16.07.1979) sigortalılık başlangıç
tarihi olarak kabulü ve ayrıca davacının yaşlılık aylığı tahsis koşullarını
yerine getirdiği gerekçesiyle;davanın kabulü ile Kasım/2007 ayında yaptığı
talebe göre, 01.12.2007 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığının
tespiti ile yaşlılık aylığı bağlanmasına karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyizi
üzerine Özel Daire; yukarıda metni yazılı gerekçe ile hüküm bozulmuş; Yerel
Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Direnme hükmünü, davalı vekili temyiz
etmiştir.
Özel Daire ile Yerel
Mahkeme arasında davacının sigortalılık başlangıç tarihinin Türk Alman Sosyal
Güvenlik Sözleşmesine Ek Sözleşmenin 29/4. maddesi uyarınca yurtdışında ilk
defa çalışmaya başladığı tarih olarak kabul edilmesi gerektiği yönünde
uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Hukuk Genel Kurulu önüne
gelen uyuşmazlık; 3201 sayılı Yurtdışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt
Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi
Hakkında Kanuna dayalı olarak, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra
borçlanma yapılması halinde; yaşlılık aylığı tahsis koşullarının 506 sayılı
Kanunun Geçici 81. maddedeki kademeli geçiş şartlarına göre belirlenip
belirlenemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın kaynağını
506 sayılı Kanuna 4447 sayılı Kanun ile eklenen, Anayasa Mahkemesinin iptal
kararı ve sonrasında 4759 sayılı Kanun ile bir bölümü değişikliğe uğrayan
Geçici 81. madde oluşturmaktadır.
Anılan madde uyarınca,
yaşlılık aylığı bağlama koşulları, 4447 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği
08.09.1999 ve 4759 sayılı Kanunun kabul edildiği 23.05.2002 tarihindeki
“sigortalılık süresi”nin “kaç yıl” olduğu dikkate alınarak kademeli şekilde
belirlenmektedir.
Yaşlılık aylığı tahsisi
için aranan koşullardan biri olan sigortalılık süresi, sigortalının sosyal
güvenlik mevzuatına tabi olarak ilk defa çalışılmaya başladığı sigortalılık
başlangıç tarihi ile aylık talep tarihi arasındaki süredir.
Burada, 4759 Sayılı
Kanunun kabul edildiği 23.05.2002 tarihinde geçerli sigortalılık süresinin
hesabında, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra yapılacak borçlanma
ile kazanılan sürenin dikkate alınıp alınamayacağı hususu önem taşımaktadır.
Bu hususun çözümü için
de yurt dışındaki vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanması bakımından
getirilen “yurt dışı hizmet borçlanması” mevzuatının da değerlendirilmesi
gerekmektedir.
Yurt dışındaki
vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanmasına yönelik ilk düzenleme, 1978
yılında çıkarılan 2147 sayılı “Yurt Dışında Çalışan Türk Vatandaşlarının Yurt
Dışında Geçen Çalışma Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından
Değerlendirilmesi Hakkında Kanunu” olup, bilahare halen yürürlükte bulunan ve
önceki Kanundan yararlananların kazanılmış haklarını saklı tutan 3201 sayılı
“Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin
Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun” yürürlüğe
girmiştir.
3201 Sayılı Kanun
uyarınca yurt dışı hizmet borçlanması, yurt dışında geçmiş sürelerin Türkiye’de
geçmiş gibi değerlendirilmesi imkanını tanımaktadır. Bu Kanun hükümlerine göre
borçlanılan yurt dışı çalışma süresi, bedelinin ödenmesi halinde, ait olduğu devrede
dikkate alınarak, tahsis istemi yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır.
İkili uluslararası
sosyal güvenlik sözleşmelerinde özel hüküm bulunmayan veya sözleşme
imzalanmayan ülkelerdeki çalışmalarını borçlananlar yönünden sigortalılık
başlangıcının ve dolayısıyla sigortalılık süresinin nasıl hesaplanacağı ise
3201 Sayılı Kanunun 5. maddesinde düzenlenmiştir.
Anılan maddeye göre,
Türkiye’de tescili bulunan sigortalılar yönünden sigortalılık başlangıcı,
tescil tarihinden itibaren borçlanılan süre kadar geriye gidilerek bulunacak
tarih; tescili olmayanlar yönünden ise, borcun tamamen ödendiği tarihten
borçlanma süresi kadar geriye gidilerek bulunacak tarihtir.
Ancak bu kabule göre,
Türkiye’de sigortalı olarak tescili bulunanlar 506 sayılı Kanunun Geçici 81.
maddesinin sigortalının lehine olan kademeli geçiş hükmünden yararlanırken,
tescili bulunmayanların ise daha sonra yurt dışı hizmet borçlanması yolu ile
kazanılan sigortalılık süresinden yararlanamaması şeklinde bir adaletsizlik
ortaya çıkmaktadır. 4956 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra
borçlananların, borçlandığı sürelerin Geçici 81. maddenin 4956 sayılı Kanun ile
değişikliğe uğradığı 23.05.2002 tarihindeki sigortalılık süresinin hesabında
dikkate alınmayarak, Geçici 81. maddeden yararlandırılmaması, 3201 Sayılı Kanun
ile sigortalılara tanınmış olan hakların ortadan kaldırılmasını sonucunu da
doğurmaktadır.
Nitekim, aynı ilkeler
Hukuk Genel Kurulu’nun 29.09.2010 gün ve 2010/10-471 E. 2010/439 K.; 29.09.2010
gün ve 2010/10-472 E.2010/440 K.; 20.10.2010 gün ve 2010/10-499 E. 2010/532 K;
29.09.2010 gün ve 2010/21-302 E., 2010/438 K; 06.04.2011 gün ve 2010/10-692 E.
2011/71 K; 20.04.2011 gün ve 2011/10-159 E. 2011/201 K.; 20.04.2011 gün ve
2011/10-169 E. 2011/209 K.; 20.04.2011 gün ve 2011/10-168 E.2011/208 K.;
27.04.2011 gün ve 2011/21-25 E. 2011/224 K; 27.04.2011 gün ve 2011/10-7 E,
2011/228 K; 29.04.2011 gün ve 2011/10-172 E. 2011/248 K. sayılı ilamlarında da
vurgulanmıştır.
Açıklanan hukuksal
nedenler karşısında; Yerel Mahkemenin, davacının yaşlılık aylığına esas
sigortalılık süresinin hesabında, daha önce sigortalı olarak Türkiye’de tescili
olmayanların 506 Sayılı Kanunun Geçici 81. maddesinin yürürlük tarihinden
sonra, yürürlük tarihinden öncesine ait devreye ilişkin olarak yapacakları
borçlanmaların; Geçici 81. madde uygulamasında gözetilmesi gerektiğini kabulle
ve bu yolla 3201 sayılı Kanun uyarınca borçlanarak kazandığı sigortalılık
süresini de dikkate alarak, davacının yaşlılık aylığına hak kazanıp
kazanmadığının 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddesindeki koşullara göre
belirlemesi ve bu değerlendirme ile ilk kararda direnmesi usul ve yasaya
uygundur.
Ne var ki, Yüksek Özel
Daire bozma nedenine göre, somut uyuşmazlıkta yaşlılık aylığı tahsis
koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğini ve diğer temyiz itirazlarını
incelemediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye
gönderilmesi gerekir.
SONUÇ: Yukarıda
açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan, davalı Kurum vekilinin
yaşlılık aylığı tahsis koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğine ve diğer
hususlara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 21. HUKUK
DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 13.07.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
2011/21-430 E.N , 2011/512 K.N.
İlgili Kavramlar
DİRENME KARARI
SİGORTALILIK SÜRESİ
YAŞLILIK AYLIĞI
İçtihat Metni
Hukuk Genel Kurulunca
incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve
dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, yaşlılık aylığına
hak kazanıldığının ve aylık bağlanması gerektiğinin tespiti istemine
ilişkindir.
Davacı vekili, davacının
3201 sayılı Kanun uyarınca borçlanma ile kazanılan sigortalılık süreleri
dikkate alınarak, sigortalılık başlangıç tarihinin yurtdışında ilk defa işe
girdiği tarih olduğu ve buna göre belirlenecek sigortalılık süresi ile 506
sayılı Kanunun Geçici 81. maddesi uyarınca yaşlılık aylığına hak kazandığının
tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Kurum vekili
davacının, 14/08/1973-31/05/1977 tarihleri arasında kalan ve Bağ-Kur’ a
borçlanılan toplam prim ödeme gün sayısının 5811 gün olduğunun doğru
olmadığını, 5754 sayılı kanunun 79. maddesiyle değişik 3201 sayılı Kanunun
4.maddesinde aynen ” Sosyal Güvenlik Sözleşmesi yapılmış ülkelerdeki
hizmetlerini, bu kanuna göre borçlananların sözleşme yapılan ülkede ilk defa
çalışmaya başladıkları tarih, ilk işe giriş tarihi olarak dikkate alınmaz.”
Hükmünün getirildiğini, belirtilen nedenle de davacının talebinin yasaya aykırı
olduğundan davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Yerel mahkemece,
Türk-Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin 29/4. maddesinde yer alan; bir
kimsenin Türk sigortasına girişten önce bir Alman Rant Sigortasına girmiş
bulunması halinde, Alman Rant Sigortasına girişi, Türk Sigortasına giriş olarak
kabul edileceği hükmüne göre yurt dışında çalışma başlangıç tarihinin
sigortalılık başlangıç tarihi olarak kabulü ile davacının 506 sayılı Kanunun
4759 sayılı Kanun ile değişik Geçici 81. maddesinin (B) fıkrası uyarınca tahsis
talep tarihi itibariyle sigortalılık süresinin yurtdışında ilk defa çalışmaya
başladığı tarih dikkate alınarak belirlenmesi gerektiğinden bahisle davacının
tahsis talep tarihi itibariyle yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti ile
yaşlılık aylığı bağlanmasına karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyizi
üzerine Özel Daire; yukarıda belirtilen gerekçelerle hükmün bozulmasına
oybirliğiyle karar vermiş, Yerel Mahkemece, önceki gerekçeler tekrarlanmak
suretiyle ilk kararda direnilmiş, direnme hükmü davalı Kurum vekili tarafından
temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk
Genel Kurulu önüne gelen iki uyuşmazlık gelmektedir.
Bunlardan ilki;
davacının sigortalılık başlangıç tarihinin 3201 sayılı Kanuna göre mi yoksa
Türk-Alman Sosyal Güvenlik Ek Sözleşmesine göre mi belirleneceği noktasında
toplanmaktadır.
İlk uyuşmazlığın
çözümünden sonra varılacak sonuca göre çözümü gereken ikinci uyuşmazlık ise;
3201 sayılı Yurtdışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen
Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanuna
dayalı olarak, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra borçlanma
yapılması halinde; yaşlılık aylığı tahsis koşullarının 506 sayılı Kanunun
Geçici 81. maddedeki kademeli geçiş şartlarına göre mi, yoksa 506 sayılı
Kanunun 4759 sayılı Kanunla değişik 60. maddesi hükümlerine göre mi
belirleneceği noktasında toplanmaktadır.
I-İlk uyuşmazlık
yönünden, diğer bir anlatımla davacının sigortalılık başlangıç tarihinin 3201
sayılı Kanuna göre mi yoksa Türk-Alman Sosyal Güvenlik Ek Sözleşmesine göre mi
belirleneceğine ilişkin uyuşmazlık yönünden;
Konuyla ilgisi
bakımından öncelikle sigortalılık süresinin başlangıcı kavramına açıklık
getirilmelidir.
506 sayılı Kanunun 108.
maddesi uyarınca malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında
nazara alınacak sigortalılık süresinin başlangıcı, sigortalının, yürürlükten
kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı Kanunlara veya bu Kanuna tabi olarak ilk defa
çalışmaya başladığı tarihtir.
Yurt dışında çalışan
Türk vatandaşlarının sigortalılık başlangıcı yönünden, bulundukları ülke ile
yapılan ikili uluslararası sosyal güvenlik sözleşmelerinde açık hüküm
bulunmayan veya hiç sözleşme yapılmayan ülkelerde bulunanların durumu 3201
Sayılı Kanunun 5. maddesinde düzenlenmiştir.
Anılan madde uyarınca
borçlanma konusu hizmetlerinden sonra Türkiye’de tescili bulunan sigortalılar
yönünden sigortalılık başlangıcı, tescil tarihinden itibaren borçlanılan süre
kadar geriye gidilerek bulunacak tarih olacak, hiç tescili olmayanlar için de,
borcun tamamen ödendiği tarihten borçlanma süresi kadar geriye gidilerek
bulunacak tarih olacaktır.
Öte yandan, davacının
çalışmalarının geçtiği Almanya ile 02.11.1984 tarihinde imzalanan Türk Alman
Sosyal Güvenlik Sözleşmesine Ek Sözleşmenin 29. maddesinin 4. bendi hükmü
uyarınca yurtdışında ilk defa çalışmaya başladığı tarih olarak kabul edilmesi
gerekmektedir.
Şu duruma göre,
karşımıza, aynı konu hakkında bir tarafta iç hukuk alanında kabul edilen bir
yasa kuralı diğer tarafta uluslararası sözleşmede yer alan farklı bir düzenleme
çıkmaktadır. Bu sorun kurallar kademelenmesindeki (Normlar Hiyerarşisindeki)
sıralamaya göre çözümlenmesinde kuşku bulunmamaktadır. Öncelikle
belirtilmelidir ki; Anayasamızın 90/son maddesinde öngörüldüğü üzere; yöntemine
göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Öyle ki
bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine dahi
başvurulamaz. Anayasa; böylece uluslararası sözleşmenin bir kuralını iç hukuk
açısından “Yasa” gücünde görmüş “normlar hiyerarşisi” yönünden daha alt sırada
kabul etmemiştir. Bu durumda denilebilir ki, uluslararası sözleşmenin bir
kuralına, uygulanma açısından yasal güç tanımak Anayasal bir zorunluluktur.
Somut uyuşmazlığın
açıklanan bu ilke kapsamında değerlendirilmesi sonucunda; 02.11.1984 tarihinde
imzalanan ve 5.12.1984 tarihli 3241 sayılı Kanunla onaylanıp 1.4.1987 tarihinde
yürürlüğe giren ve yöntemine göre yürürlüğe girmiş uluslararası sözleşme olarak
3201 sayılı Kanunun 5. maddesinden önce uygulanma önceliğine sahip bulunan 30
Nisan 1964 tarihli Türk Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesine Ek Sözleşmenin 29.
maddesinin 4. bendi hükmü uyarınca yurtdışında ilk defa çalışmaya başladığı
tarih olarak kabul edilmesi gerekmektedir.
Açıklanan hukuksal
nedenler karşısında; Yerel Mahkemenin, davacı sigortalının, Almanya’da ilk defa
sosyal sigorta giriş tarihinin 506 Sayılı Kanunun 108. maddesine koşut olarak
Türk sosyal sigortalarına giriş tarihi olarak kabulü yerindedir.
II-İkinci uyuşmazlık
konusunu teşkil eden; 3201 sayılı Yurtdışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt
Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi
Hakkında Kanuna dayalı olarak, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra
borçlanma yapılması halinde; yaşlılık aylığı tahsis koşullarının 506 sayılı
Kanunun Geçici 81. maddedeki kademeli geçiş şartlarına göre belirlenip
belirlenemeyeceğine ilişkin uyuşmazlık yönünden yapılan değerlendirmede:
Uyuşmazlığın kaynağını
506 sayılı Kanuna 4447 sayılı Kanun ile eklenen, Anayasa Mahkemesinin iptal
kararı ve sonrasında 4759 sayılı Kanun ile bir bölümü değişikliğe uğrayan
Geçici 81. madde oluşturmaktadır.
Anılan madde uyarınca,
yaşlılık aylığı bağlama koşulları, 4447 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği
08.09.1999 ve 4759 sayılı Kanunun kabul edildiği 23.05.2002 tarihindeki
“sigortalılık süresi”nin “kaç yıl” olduğu dikkate alınarak kademeli şekilde
belirlenmektedir.
Yaşlılık aylığı tahsisi
için aranan koşullardan biri olan sigortalılık süresi, sigortalının sosyal
güvenlik mevzuatına tabi olarak ilk defa çalışılmaya başladığı sigortalılık
başlangıç tarihi ile aylık talep tarihi arasındaki süredir.
Burada, 4759 Sayılı
Kanunun kabul edildiği 23.05.2002 tarihinde geçerli sigortalılık süresinin
hesabında, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra yapılacak borçlanma
ile kazanılan sürenin dikkate alınıp alınamayacağı hususu önem taşımaktadır.
Bu hususun çözümü için
yurt dışındaki vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanması bakımından
getirilen “yurt dışı hizmet borçlanması” mevzuatının da değerlendirilmesi
gerekmektedir.
Yurt dışındaki
vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanmasına yönelik ilk düzenleme, 1978
yılında çıkarılan 2147 sayılı “Yurt Dışında Çalışan Türk Vatandaşlarının Yurt
Dışında Geçen Çalışma Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından
Değerlendirilmesi Hakkında Kanunu” olup, bilahare halen yürürlükte bulunan ve
önceki Kanundan yararlananların kazanılmış haklarını saklı tutan 3201 sayılı
“Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin
Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun” yürürlüğe
girmiştir.
3201 Sayılı Kanun
uyarınca yurt dışı hizmet borçlanması, yurt dışında geçmiş sürelerin Türkiye’de
geçmiş gibi değerlendirilmesi imkanını tanımaktadır. Bu Kanun hükümlerine göre
borçlanılan yurt dışı çalışma süresi, bedelinin ödenmesi halinde, ait olduğu
devrede dikkate alınarak, tahsis istemi yönünden bir değerlendirme
yapılmalıdır.
İkili uluslararası
sosyal güvenlik sözleşmelerinde özel hüküm bulunmayan veya sözleşme
imzalanmayan ülkelerdeki çalışmalarını borçlananlar yönünden sigortalılık
başlangıcının ve dolayısıyla sigortalılık süresinin nasıl hesaplanacağı ise
3201 Sayılı Kanunun 5. maddesinde düzenlenmiştir.
Anılan maddeye göre,
Türkiye’de tescili bulunan sigortalılar yönünden sigortalılık başlangıcı,
tescil tarihinden itibaren borçlanılan süre kadar geriye gidilerek bulunacak
tarih; tescili olmayanlar yönünden ise, borcun tamamen ödendiği tarihten
borçlanma süresi kadar geriye gidilerek bulunacak tarihtir.
Ancak bu kabule göre,
Türkiye’de sigortalı olarak tescili bulunanlar 506 sayılı Kanunun Geçici 81.
maddesinin sigortalının lehine olan kademeli geçiş hükmünden yararlanırken, tescili
bulunmayanların ise daha sonra yurt dışı hizmet borçlanması yolu ile kazanılan
sigortalılık süresinden yararlanamaması şeklinde bir adaletsizlik ortaya
çıkmaktadır. 4956 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra borçlananların,
borçlandığı sürelerin Geçici 81. maddenin 4956 sayılı Kanun ile değişikliğe
uğradığı 23.05.2002 tarihindeki sigortalılık süresinin hesabında dikkate
alınmayarak, Geçici 81. maddeden yararlandırılmaması, 3201 Sayılı Kanun ile
sigortalılara tanınmış olan hakların ortadan kaldırılmasını sonucunu da
doğurmaktadır.
Nitekim, aynı ilkeler
Hukuk Genel Kurulu’nun 29.09.2010 gün ve 2010/10-471 E. 2010/439 K.; 29.09.2010
gün ve 2010/10-472 E.2010/440 K.; 20.10.2010 gün ve 2010/10-499 E. 2010/532 K;
29.09.2010 gün ve 2010/21-302 E., 2010/438 K; 06.04.2011 gün ve 2010/10-692 E.
2011/71 K; 20.04.2011 gün ve 2011/10-159 E. 2011/201 K.; 20.04.2011 gün ve
2011/10-169 E. 2011/209 K.; 20.04.2011 gün ve 2011/10-168 E.2011/208 K.;
27.04.2011 gün ve 2011/21-25 E. 2011/224 K; 27.04.2011 gün ve 2011/10-7 E,
2011/228 K; 29.04.2011 gün ve 2011/10-172 E. 2011/248 K. sayılı ilamlarında da
vurgulanmıştır.
Açıklanan hukuksal
nedenler karşısında; Yerel Mahkemenin, davacının yaşlılık aylığına esas
sigortalılık süresinin hesabında, daha önce sigortalı olarak Türkiye’de tescili
olmayanların 506 Sayılı Kanunun Geçici 81. maddesinin yürürlük tarihinden
sonra, yürürlük tarihinden öncesine ait devreye ilişkin olarak yapacakları
borçlanmaların; Geçici 81. madde uygulamasında gözetilmesi gerektiğini kabulle
ve bu yolla 3201 sayılı Kanun uyarınca borçlanarak kazandığı sigortalılık
süresini de dikkate alarak, davacının yaşlılık aylığına hak kazanıp
kazanmadığının 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddesindeki koşullara göre
belirlemesi ve bu değerlendirme ile ilk kararda direnmesi usul ve yasaya
uygundur.
Ne var ki, Yüksek Özel
Daire bozma nedenine göre, somut uyuşmazlıkta yaşlılık aylığı tahsis
koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğini ve diğer temyiz itirazlarını
incelemediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye
gönderilmesi gerekir.
SONUÇ: Yukarıda
açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan, davalı Kurum vekilinin
yaşlılık aylığı tahsis koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğine ve diğer
hususlara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 21. HUKUK
DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 13.07.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.
YARGITAY
10. Hukuk Dairesi
2010/7189 E.N , 2010/17542 K.N.
İlgili Kavramlar
HİZMET BORÇLANMASI
SİGORTALILIK SÜRESİ
YURT DIŞI ÇALIŞMASININ
BORÇLANILMASI
Özet
YURT DIŞINDA ÇALIŞAN
TÜRK VATANDAŞLARININ SİGORTALILIK BAŞLANGICI YÖNÜNDEN, BULUNDUKLARI ÜLKE İLE
YAPILAN İKİLİ ULUSLAR ARASI SOSYAL GÜVENLİK SÖZLEŞMELERİNDE AÇIK HÜKÜM
BULUNMAYAN VEYA HİÇ SÖZLEŞME YAPILMAYAN ÜLKELERDE BULUNANLARIN DURUMU 3201
SAYILI KANUN’A GÖRE DEĞERLENDİRİLİR. BORÇLANDIRILAN YURT DIŞI ÇALIŞMA SÜRESİ,
TIPKI İHYA EDİLEN SİGORTALILIK SÜRELERİ GİBİ ELE ALINMALI, BEDELİNİN ÖDENMESİ
KARŞISINDA, AİT OLDUĞU DEVRE DE DİKKATE ALINARAK, TAHSİS İSTEMİ YÖNÜNDEN BİR
DEĞERLENDİRME YAPILMALIDIR.
İçtihat Metni
Dava, sigortalılık
süresi başlangıcının tespiti ve yaşlılık aylığı bağlanması; bu istekler kabul
edilmezse borçlanma bedelinin iadesi istemine ilişkindir.
Mahkeme, bozma ilamına
uyarak yaptığı yargılama sonucu davanın reddine karar vermiştir.
Hükmün, davacının vekili
tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu
anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki belgeler
okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
27.02.1945 doğum tarihli
olan davacının, 3201 sayılı Kanun kapsamında borçlanma yaptığı 21.12.2006
tarihinden önce yurt içinde herhangi bir sigortalı çalışmasının bulunmadığı,
Alman rant sigortasına ise 06.05.1968 tarihinde girdiği anlaşılmaktadır.
Davalı Kurum, borçlanılan
yurt dışı çalışma sürelerini dikkate alarak, 3201 sayılı Kanunun 5. maddesi
uyarınca sigortalılığın başlangıç tarihini, borcun tamamen ödendiği tarihten
borçlanılan gün sayısı kadar geriye götürerek bulmuş, bulduğu bu sigorta
başlangıç tarihinden itibaren 506 sayılı Kanunun geçici 81. maddesinde yapılan
değişikliğin uygulanmaya başlandığı 23.05.2002 tarihine kadarki sigortalılık
süresini gözeterek, kademeli geçişte (yaşlılık aylığı tahsisine) esas alınacak
sigortalılık şartlarını belirlemiştir.
Davacı ile davalı Kurum
arasındaki çekişme, yurt dışında çalışmaya başlanılan tarihin Türkiye’de
sigortalılığın başlangıcına esas alınmaması nedeniyle sigortalılık süresinin,
Kanunun değişikliğe uğradığı 23.05.2002 tarihinde daha az belirlenmiş olması,
dolayısıyla kademeli geçişte daha ağırlaştırılmış koşulların uygulanması
üzerine çıkmıştır.
Uyuşmazlık; 23.05.2002
tarih ve 4759 sayılı Kanun ile 506 sayılı Kanun’da yapılan değişikliklerden
sonra 3201 sayılı Kanun uyarınca yapılacak olan yurt dışı hizmet borçlanmalarının
sigortalılık süresinin hesaplanmasında gözetilip gözetilmeyeceği noktasında
toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın kaynağını,
4447 sayılı Kanun ile eklenen, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı üzerine 4759
sayılı Kanun ile bir bölümü değişikliğe uğrayan 506 sayılı Kanunun geçici 81.
maddesi oluşturmaktadır.
Anılan madde uyarınca,
yaşlılık aylığı bağlama koşulları, 4447. sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği
08.09.1999; 4759 sayılı Kanunun kabul edildiği
23.05.2002 tarihindeki
“sigortalılık süresi”nin “kaç yıl” olduğu dikkate alınarak belirlenmektedir.
Buna göre, 1999 yılında
sigortalılık süresi 18 yıl ve daha fazla olan kadınlar ve sigortalılık süresi
23 yıl ve daha fazla olan erkekler hakkında, 4447 sayılı Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten önce yürürlükte bulunan hükümler uygulanmaktadır. Önceki
hükümlere bakıldığında ise, sigortalılık süresi yönünden kadın ise 20, erkek
İse 25 yıldan beri sigortalı olmak ve 5000 gün prim ödemiş olmak koşulu yeterli
görülmekteydi.
Geçici madde 81/B hükmü
ile, 23.05.2002 tarihinde; sigortalılık süresi 18 (dahil) yıldan fazla olan
kadınlar 20 yıllık sigortalılık süresini ve 40 yaşını doldurmaları,
sigortalılık süresi 23 yıldan (dahil) fazla olan erkekler 25 yıllık
sigortalılık süresini ve 44 yaşını doldurmaları ve en az 5000 gün; … sigortalılıksüresi
2 yıl 8 ay 15 (dahil) günden fazla, 3 yıldan az olan kadınlar 20 yıllık
sigortalılık süresini ve 56 yaşını doldurmaları ve en az 5975 gün, sigortalılık
süresi 2 yıl 8 ay 15 (dahil) günden fazla, 3 yıl 6 aydan az olan erkekler 25
yıllık sigortalılık süresini ve 58 yaşını doldurmaları ve en az 5975 gün prim
sayısına sahip olmaları; 2002 yılından sonra sigortalı olanlar yönünden ise;
4759 sayılı Yasa ile değişik 506 sayılı Kanunun 60/A maddesinde yaşlılık
aylığından yararlanabilmek için, kadın ise 58, erkek ise 60 yaşını doldurmuş
olmak ve en az 7000 gün veya, kadın ise 58, erkek ise 60 yaşını doldurmuş
olmak, 25 yıldan beri sigortalı bulunmak ve en az 4500 gün malullük, yaşlılık
ve ölüm sigortaları primi ödemiş olmak şartı öngörülmektedir.
Yaşlılık aylığı tahsis
koşullarındaki bu kademeli geçiş nedeniyle, 1999 ve 2002 yılları itibariyle
belirlenecek sigortalılık süresi, sorunun çözümünde (kaç yaşında yaşlılık
aylığına hak kazanılacağı yönünden) anahtar rol üstlenmektedir.
Somut uyuşmazlık yönüyle,
yukarıda belirtilen bu yasal değişikliklerden (Geçici madde 81/B yönünden:
23.05.2002 tarihinden) sonra 3201 sayılı Kanun uyarınca yapılacak olan yurt
dışı hizmet borçlanmalarının sigortalılık süresinin hesaplanmasında nasıl
değerlendirileceği konusu önem kazanmaktadır.
Konuyla ilgisi
bakımından “Sigortalılık süresi” ve “Hizmet borçlanması” kavramlarına da
değinmekte yarar vardır. “Sigortalılık süresi”, 506 sayılı Kanunun 108.
maddesinde uzun vadeli sigorta kollan açısından tanımlanmıştır. Bu maddeye göre:
“Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında nazara alınacak
sigortalılık süresinin başlangıcı, sigortalının, yürürlükten kaldırılmış 5417
ve 6900 sayılı Kanunlara veya bu kanuna tabi olarak ilk defa çalışmaya
başladığı tarihtir. Tahsis işlerinde nazara alınan sigortalılık süreleri, bu
sürenin başlangıç tarihi ile, sigortalının tahsis yapılması için yazılı istekte
bulunduğu tarih, tahsis için istekte bulunmuş olmayan sigortalılar için de ölüm
tarihi arasında geçen süredir.” şeklinde ifade edilmiştir.
Yukarıda belirtildiği
üzere, yaşlılık aylığı tahsisi için istenilen koşulların, sigortalılık
başlangıç tarihi (gerek mülga gerekse halen yürürlükte bulunan sosyal güvenlik
mevzuatına tabi olarak ilk defa çalışılmaya başlanılan tarih) ile aylık talep
tarihi arasında (aylık talebinde bulunmuş olmayan sigortalılar için ise ölüm
tarihi arasındaki sürede) gerçekleşmiş olması aranmaktadır.
Bu açıklamalara göre,
davacının sigortalılık süresi, Almanya’da rant sigortasına giriş tarihinden,
yaşlılık aylığı yönünden tahsis talebinde bulunuîan zaman dilimi dikkate
alınarak belirlenmeli, 506 sayılı Kanunun geçici 81. maddesi ile yaşlılık
aylığı koşullarının irdelenmesinde de, bu sigortalılık süresi gözetilmelidir.
Diğer taraftan, 4759
sayılı Kanunun kabul edildiği 23.05.2002 tarihinde geçerli sigortalılık
süresinin belirlenmesi yönündeki norm ile ifade edilmek istenen; yaşlılık
aylığı tahsis talep tarihi itibariyle tahsise esas alınacak geçerli tüm
sigortalılık süresi gözetilerek, bu sürenin 23.05.2002 tarihine karşılık gelen
miktarı olup, bu yönde yapılacak değerlendirme, maddenin ve sosyal güvenlik
hukukunun amacına, kanun koyucunun iradesine de, en uygun çözüm olacaktır.
Bu arada “Hizmet
borçlanması”, sigorta kapsamında sayılan fakat bildirilmemiş ve primi ödenmemiş
sürelerin, ilgili tarafından başvurularak primlerinin ödenmesi işlemidir
(Sakar, Müjdat: Sosyal Sigortalarda Hizmet Borçlanması ve Hizmetlerin
Birleştirilmesi, Yaklaşım Dergisi, Temmuz/2005, Sayı: 151). Önemle
belirtilmelidir ki, sigortalının, mevcut olmayan bir süreyi borçlanabilmesi de,
mümkün değildir.
Belirtmek gerekir ki,
yurt dışındaki vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanması bakımından,
ülkemizde “yurt dışı hizmet borçlanması” imkanı tanınmıştır.
Yurt dışındaki
vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanmasına yönelik ilk düzenleme, 1978
yılında çıkarılan 2147 sayılı “Yurt Dışında Çalışan Türk Vatandaşlarının Yurt
Dışında Geçen Çalışma Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından
Değerlendirilmesi Hakkında Kanunu”dur. Bu Kanuna göre, iki veya çok taraflı
sosyal güvenlik sözleşmesi yapılmış olup olmadığına bakılmaksızın, yabancı
ülkelerde çalışmış ve çalışmakta olan Türk vatandaşlarına, yurt dışında geçen
hizmetlerinin tamamını borçlanma imkanı tanınmıştır.
Ancak uygulamada ortaya
çıkan sorunlara yeteri kadar çözüm getirmediği için 2147 sayılı Kanunun yerine,
halen yürürlükte bulunan ve önceki kanundan yararlananların kazanılmış
haklarını saklı tutan 3210 sayılı “Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının
Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi
Hakkında Kanun” çıkarılmıştır.
3201 sayılı Kanun
uyarınca yurt dışı hizmet borçlanması, yurt dışında geçmiş belirli/bazı
sürelerin Türkiye’de geçmiş gibi değerlendirilmesidir. Borçlanılan yurt dışı
çalışma süresi, tıpkı ihya edilen sigortalılık süreleri gibi ele alınmalı,
bedelinin ödenmesi karşısında, ait olduğu devrede dikkate alınarak, tahsis
istemi yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır.
Yurt dışında çalışan
Türk vatandaşlarının sigortalılık başlangıcı yönünden, bulundukları ülke ile
yapılan ikili uluslararası sosyal güvenlik sözleşmelerinde açık hüküm
bulunmayan veya hiç sözleşme yapılmayan ülkelerde bulunanların durumu 3201
sayılı Kanun hükümlerine göre değerlendirilecektir.
İkili uluslararası
sosyal güvenlik sözleşmelerinde özel hüküm bulunmayan veya sözleşme
imzalanmayan ülkelerdeki çalışmalarını borçlananlar yönünden sigortalılık
başlangıcının ve dolayısıyla sigortalılık süresinin nasıl hesaplanacağı, 3201
sayılı Kanunun 5. maddesinde düzenlenmiştir.
Belirtilen maddeye göre,
borçlanma konusu hizmetlerinden sonra Türkiye’de tescili bulunan sigortalılar
yönünden sigortalılık başlangıcı, tescil tarihinden itibaren borçlanılan süre
kadar geriye gidilerek bulunacak tarih olacak, hiç tescili olmayanlar için de,
borcun tamamen ödendiği tarihten borçlanma süresi kadar geriye gidilerek
bulunacak tarih olacaktır.
Türkiye’de sigortalı
olarak tescili bulunanlar 506 sayılı Kanunun geçici 81. maddesinin lehe olan
hükmünden yararlanırken, tescili bulunmayanların ise daha sonra yurt dışı
hizmet borçlanması yolu ile kazanılan sigortalılık süresinden yararlanamaması
bir adaletsizliği ortaya çıkarmaktadır. Diğer bir deyişle, 3201 sayılı Kanuna
göre sonradan borçlananların, 506 sayılı Kanunun geçici 81. maddesinin yürürlüğe
girdiği tarihte (23.05.2002) hiç hizmetinin bulunmadığı gerekçesiyle 81.
maddenin uygulanmaması, 3201 sayılı Kanun ile sigortalılara tanınmış olan
hakların ortadan kaldırılmasına yol açacağı her türlü duraksamadan uzaktır.
(Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 29.09.2010 tarihli, 2010/10-471 Esas ve
2010/439 Karar; 2010/10-472 Esas, 2010/440 Karar sayılı ilamları)
Açıklanan hukuksal
nedenler karşısında davacı sigortalının, Almanya’da ilk defa sosyal sigortaya
girdiği 06.05.1968 tarihinin 506 sayılı Kanunun 108. maddesine koşut olarak
Türk sosyal sigortalarına giriş tarihi olarak kabul edilmesi gerekip, bu
çerçevede 506 sayılı Kanunun geçici 81. maddesine göre bağlanmasına hak
kazandığının belirgin olduğu 01.04.2008 tarihinden itibaren davacıya yaşlılık
aylığı bağlanması gerektiğinin tespitine karar verilmesi gerekirken, yazılı
şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacının
vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm
bozulmalıdır.
Sonuç:Temyiz edilen
hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek
hâlinde davacıya iadesine, 27.12.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.
YARGITAY
10. Hukuk Dairesi
2009/18137 E.N , 2010/565 K.N.
İlgili Kavramlar
SİGORTALILIĞIN
BAŞLANGICI
İçtihat Metni
Davacı, davalı H..
Atatürk Öğretmen Lisesi’ne ait işyerinde (yatılı kız öğrencilerin
yatakhanelerini temizlik işinde) 05.04.1990-01.01.2000 tarihleri arasında
aralıksız olarak hizmet aktiyle sigortalı olarak çalıştığının tespitine karar
verilmesini istemiştir.
Mahkemece, ilâmında
belirtildiği şekilde, davalı Lisenin Döner Sermaye İşletmesi yönünden kabulüne,
diğer davalı E.. Temizlik İnş.Taah.Tic.San.Ltd.Şti. yönünden ise feragat
nedeniyle reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davalı Kurum
vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu
anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Yeşim Sayıldı tarafından düzenlenen raporla
dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar
tespit edildi.
01.10.2008 tarihinde
yürürlüğe giren 5510 sayılı Yasanın geçici 7/1. maddesi hükmü gereği, davanın
yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 79. maddesi olduğu kabul edilmelidir.
Davanın yasal dayanağı
506 sayılı Yasanın 6. maddesinde ifade edildiği üzere “sigortalı olmak hak ve
yükümünden kaçınılmaz ve feragat edilemez” olması, sosyal güvenliğin Anayasal
haklardan bulunması itibariyle, bu tür davaların “kamu düzeni” ile ilgili
olması nedeniyle özel bir duyarlılıkla yürütülmesi ve kanıtların re’sen
toplanması gereği vardır.
Dosya kapsamı
itibariyle; davalı Lisenin Döner Sermaye İşletmesi işyerinden, davacı adına
düzenlenmiş 05.04.1990 tarihli işe giriş bildirgesinin olduğu, davacının aynı
tarihli sigortalılık sicil kartının bulunduğu, bu işyerinden davalı Kuruma
05.04.1990-30.11.1991 tarihleri arasında primi ödenmiş hizmet bildirimlerinin
olduğu anlaşılmışsa da, davacının çıkış tarihi olarak görünen 30.11.1991
tarihinden sonraki dönem bakımından, yapılan inceleme ve araştırmanın eksik
olup, hüküm kurmaya elverişli olmadığı sonucuna varılmıştır. Diğer davalı olan
E..Temizlik İnş. Taah. Tic. San. Ltd. Şti.’nin işveren sıfatıyla davacı adına
düzenlediği ilk işe giriş bildirgesi 15.12.1998 tarihlidir. Mahkemece, bu tarih
esas alınarak, davacının 05.04.1990 tarihinden 15.12.1998 tarihine kadarki
sürede H.. Atatürk Öğretmen Lisesi Döner Sermaye İşletmesi sigortalısı olarak
çalıştığı kabul edilmiştir. Ancak, sözkonusu Döner Sermaye İşletmesinin 1995
yılında sona erdiğinin bildirilmesi karşısında, sona eren tüzel kişilik
bünyesinde davacının sigortalı olarak çalıştığını kabul etmenin hukuken mümkün
olamayacağı gözetilerek, bu tarihten sonraki dönem bakımından husumetin kime
yöneltilmesi gerektiği hususunun araştırılması gerekecektir. Hükme esas alınan
tanık beyanları yetersizdir. Davacının, Döner Sermaye İşletmesi sona erdikten
sonraki dönemde, ne şekilde ve hangi işverene bağlı olarak çalıştığı hususu
yeterince netleştirilememiş olup, verilen karar infazı kabil değildir. Zira,
mahkemece bu konuda yapılacak belirleme, Kurumun tahsil edeceği prime esas
kazançların belirlenmesi bakımından da önem taşımaktadır.
30.11.1991 ile H..
Atatürk Öğretmen Lisesi Döner Sermaye İşletmesinin son bulduğu tarihe kadarki
dönem bakımından ise; Kamu kuruluşlarında çalışanların kayıtlara geçirilmesi ve
ücret ödemelerinin belgelere dayandırılması asıldır. işverenin resmi kurum
niteliği, ücret ödemelerinin kayıtlara dayalı olma gerekleri dikkate alınarak;
kurum kayıtlarına yansıyan bilgilerin aksinin kanıtlanmasına yönelik kanıtların
hüküm kurmaya elverişli olup olmadığı, sosyal güvenlik hakkının yaşama
geçirilmesine yönelik davanın özelliklerinin gerektirdiği duyarlılık gereği
denetlenmelidir. Tarafların sunduğu kanıtlar yanında, çalışma olgusunun
gerçekleşme biçimini ortaya koyabilmek açısından, re’sen kanıt toplanması
olanağının bulunduğu da gözardı edilmemelidir. Böyle olunca; davacının
çalışmaları ilgili kurumdan celp edilmeli, kayıtlarda gözükmeyen çalışmaların
hangi nedenle bildirim dışı kaldığı gereğince ve yeterince araştırma konusu
yapılmalı, ücretlerini imza karşılığı alıp almadığı belirlenmeli, varsa bu
dönemde düzenlenmiş başkaca resmi belgeler, vizite kağıdı vs. gibi tarafların
göstereceği tüm deliller toplanmalı, davacının çalışma olgusu tespit edilmeli,
böylece bu konuda yeterli ve gerekli tüm soruşturma yapılarak uyuşmazlık konusu
hususlar, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip;
deliller birlikte değerlendirilip takdir edilerek, sonucu uyarınca bir karar
verilmelidir.
Davalı E.. Temizlik İnş.
Taah. Tic. San. Ltd. Şti. yönünden davanın feragat nedeniyle reddine karar
verilmesine gelince;
Davaya son veren
işlemlerden biri olan feragat, davanın taraflarından birinin (davacının)
netice-i talebinden vazgeçmesidir. Hiç kimse kendi lehine olan bir davayı
açmaya zorlanamayacağı gibi (HUMK.79) davacı da açmış olduğu davayı sonuna
kadar takip etmeye zorlanamaz. Usul hukukumuzda kural olarak hüküm
kesinleşinceye kadar her davadan feragat edilebilir. Ancak, bazı istisnai
hallerde feragat davayı sona erdirmez. Hakim feragate rağmen davaya devam
etmekle yükümlüdür.
Bu istisnalardan biri de
sosyal sigortalılık süresinin tespiti için açılan hizmet tespiti davalarıdır.
Bilindiği gibi feragat
yalnız mevcut davadan değil, o dava ile istenen haktan vazgeçme anlamına gelir.
Davadan feragat neticesinde feragate konu teşkil eden hak tamamen düşer ve
artık bir daha dava konusu yapılamaz.
1982 Anayasası’nın 12.
maddesine göre “Herkes kişiliğine bağlı, dokunulamaz, devredilemez,
vazgeçilemez, temel hak ve hürriyetlere sahiptir” 60. maddede de ise “Herkes
Sosyal güvenlik hakkına sahiptir” hükmüne yer verilmiştir. Bu iki hüküm
birlikte değerlendirilecek olursa, sosyal güvenlik hakkının kişiye sıkı sıkıya
bağlı dokunulamaz ve feragat edilemez bir hak olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
506 sayılı Kanunu 6.
maddesinde bu ilke aynen benimsenerek, çalışanların işe alınmalarıyla
kendiliğinden sigortalı olduğu, bu suretle sigortalı olmak hak ve yükümünden
kaçınılamayacağı ve vazgeçilemeyeceği sözleşmelere sosyal sigorta yardım ve
yükümlerini azaltmak veya başkasına devretmek yolunda hükümler konulamayacağı
belirtilmiştir. Bu haliyle sigortalı olmak kişi bakımından sadece bir hak
olmayıp, aynı zamanda bir yükümlülüktür.
Bu nedenle, sigortalılık
hakkından feragat edilemez, kamu düzenini ilgilendiren bu tür tespit
davalarında hakimin feragat nedeniyle davayı reddetmeyip, özel bir duyarlılık
göstererek 506 sayılı Kanunun 6. maddesi uyarınca davadan feragatin mümkün
olmayacağını davacıya hatırlatarak bunun davayı geri alma şeklinde anlaşılıp
anlaşılamayacağı sorulmak ve HUMK’nun 185 ve 409. maddesindeki prosedür
gerekirse işletilmek üzere sonucuna göre karar verilmek gerekirken, yazılı
olduğu şekilde feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi, usul ve
yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
Açıklanan maddi ve
hukuki olgular gözetilmeksizin yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde
hüküm tesisi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, davalı Kurum
vekili tarafından bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve
hüküm bozulmalıdır.
S O N U Ç:Temyiz edilen
hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 21.01.2010 gününde
oybirliğiyle karar verildi.
YARGITAY
10. Hukuk Dairesi
2011/14935 E.N , 2011/16540 K.N.
İlgili Kavramlar
SİGORTALILIK BAŞLANGIÇ
TARİHİNİN TESPİTİ
İçtihat Metni
Hükmün, davalı Kurum
avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu
anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi F…. G….. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki
kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit
edildi.
10.03.1985-31.12.1985
tarihleri arasında 506 sayılı Kanun hükümleri kapsamında tescilli olan dava
dışı işverene ait 27141.38252.51.01 sicil numaralı işyerinde, 10.03.1985
tarihinde davacının çalışmaya başladığı yönünde hakkında düzenlenen sigortalı
işe giriş bildirgesinin yasal hak düşürücü süre içerisinde 08.08.1985 tarihinde
davalı kuruma verildiği, ancak dava konusu 1985/1. dönem bordrosunun işveren
tarafından davalı kuruma verilmediği, Emniyet Müdürlüğü’nce düzenlenen tutanak
içeriğinden yapılan araştırma sonucunda A….. Sitesinin yıkılarak farklı bir
yere taşınması sebebiyle aynı çevrede faaliyet yürütttüğü beyan edilen Y…….
Nakliyat Ambarı ile davacının çalıştığını iddia ettiği Çorum N….. Ambarı’nın
birbirine yakınlık mesafesinin tespit edilemediği, yine tespiti istenen dönemde
davacı ile birlikte aynı işyerinde sigortasız olarak çalıştığını beyan eden
tanığın dönem bordrosundan tespiti istenen dönemde açıkça Ülkü Nakliyat Ambarı
isimli farklı bir iş yerinde çalıştığının anlaşıldığı, anılan işyerinde
10.03.1985 tarihinde bir gün süreyle hizmet akdine dayalı olarak geçen ve
Kuruma bildirilmeyen çalışmanın ve anılan tarihin sigortalılık başlangıcı
olarak tespiti istemine ilişkin davanın mahkemece yapılan yargılaması
sonucunda; söz konusu bildirge ile davacının gösterdikleri tanıkların
anlatımlarına dayanılarak talep kabul edilmiş ise de, yapılan inceleme ve
araştırmanın hüküm kurmaya elverişli olmadığı belirgindir.
Davanın yasal dayanağı
olan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun; “Sigortalı Sayılanlar” başlığını
taşıyan 2′nci maddesinde, bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren
tarafından çalıştırılanların bu Kanuna göre sigortalı sayılacakları
belirtilmiş, “Sigortalı Sayılmıyanlar” başlıklı 3′üncü maddesinde, bu Kanunun
uygulanmasında sigortalı sayılmayan ve/veya haklarında bazı sigorta kolları
uygulanmayan kimseler sıralanmış, “Sigortalılığın başlangıcı ve mecburi oluşu”
başlığını taşıyan 6′ncı maddesinde; çalıştırılanların, işe alınmalarıyla
kendiliğinden “sigortalı” olacakları, sigortalılar ile bunların işverenleri
hakkında sigorta hak ve yükümlerinin, sigortalının işe alındığı tarihten
başlayacağı, bu suretle sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamayacağı ve
vazgeçilemeyeceği, sözleşmelere, sosyal sigorta yardım ve yükümlerini azaltmak
veya başkasına devretmek yolunda hükümler konulamayacağı açıklanmış, “Prim
belgeleri” başlıklı 79′uncu maddesinde; yönetmelikle tespit edilen belgeleri
işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca belirlenmeyen
sigortalıların, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak
beş yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile
kanıtlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç
toplamları ile prim ödeme gün sayılarının dikkate alınacağı bildirilmiş,
“Sigortalılık süresi” başlığını taşıyan 108′inci maddesinde, malûllük, yaşlılık
ve ölüm sigortalarının uygulanmasında dikkate alınacak sigortalılık süresinin
başlangıcının, yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 Sayılı Kanunlara veya bu
Kanuna tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarih olduğu hüküm altına
alınmıştır.
Sigortalı statüsünde
bulunmayan, sigortalı niteliği taşımayan bir kimsenin sigortalılık süresinden
söz etme olanağı bulunmamaktadır. Olağan olarak sigortalılık niteliği, taraflar
arasında hizmet akdi (iş sözleşmesi) ilişkisinin kurulması ve
çalışmaya/çalıştırılmaya başlanması ile kazanılmakta olup, yazılı olarak
düzenlenen veya sözlü olarak benimsenen hizmet akdi ile birlikte,
sigortalılığın oluşumu yönünden eylemli (fiili = gerçek) çalışma olgusunun
varlığının da kanıtlanması gerekmektedir. Kuruma verilen ve çalışmayı (hizmeti)
ortaya koyabilecek belgeler; gerek 506 Sayılı Kanunda, gerek 5510 Sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda, gerekse anılan Kanunlara dayanılarak
hazırlanan Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği (SSİY)’nde açıklanmıştır.
Bunlar arasında; çalışmaya başlayan ve/veya çalışması sona eren sigortalıların
durumlarının işveren/işveren vekili tarafından Kuruma bildirilmesi amacıyla
kullanılan “Sigortalı İşe Giriş Bildirgesi” (506/9. madde, 5510/8. madde,
SSİY’nin ilgili maddeleri) ile “Sigortalı İşten Ayrılış Bildirgesi” (5510/9.
madde, SSİY’nin ilgili maddeleri), çalışmaya başlayan sigortalıların
kendilerini bildirmeleri amacıyla kullanılan “Sigortalı Bildirim Belgesi”
(5510/8. madde, SSİY’nin ilgili maddeleri), çalıştırılan sigortalıların ve
sosyal güvenlik destek primine tabi sigortalıların kimlik bilgilerini,
hesaplanacak prime esas kazançlarını, prim ödeme gün sayıları ile prim
tutarlarını gösteren, 01.05.2004 tarihine kadarki dönem yönünden “Aylık Sigorta
Primleri Bildirgesi” ve “Dönemsel Sigorta Primleri Bordrosu” (506/79. madde,
SSİY’nin ilgili maddeleri), 01.05.2004 gününden itibaren ise “Aylık Prim Ve
Hizmet Belgesi” (506/79. madde, 5510/86. madde, SSİY’nin ilgili maddeleri) yer
almaktadır.
506 Sayılı Kanunun
108′inci maddesi gereğince sigortalılık başlangıç tarihinin belirlenmesine
ilişkin açılan her dava, sigortalılığın saptanması istemini de içerdiğinden, bu
Kanunun 79′uncu maddesinin onuncu fıkrasına dayalı olan ve “hizmet tespiti
davası” olarak nitelendirilen bir görünüm arz etmekte olup, bunun doğal sonucu
olarak da söz konusu 1 günlük çalışmanın belirlenmesi talepli davada, hizmet
tespiti davalarındaki kanıtlama yöntem ve ilkeleri benimsenip uygulanmalı,
başka bir anlatımla, sigortalılıktan söz edilebilmesi için, çalışmanın varlığı,
hizmet tespiti davaları yönünden kabul edilen yöntem ve ilkelere uygun biçimde
saptanmalıdır. Aksine düşünce, özellikle yaşlılık aylığının kabulü için öngörülen
sigortalılık süresi yönünden çalışanlar ile çalışmayanlar arasında haksız ve
adaletsiz bir durumun oluşmasına yol açabilecektir. Yöntemince düzenlenerek
yasal hak düşürücü süre içerisinde Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’na verilen
sigortalı işe giriş bildirgesi, ilgilinin işe alındığını gösteren yazılı delil
niteliğinde ise de, sigortalılığın kabulü açısından kuşkusuz tek başına yeterli
kabul edilemez ve bu kapsamda çalışma olgusunu ortaya koyabilecek inandırıcı ve
yeterli başka kanıtlar aranmalıdır. Bu tür 1 günlük sigortalı hizmetin
belirlenmesine ilişkin davalar kamu düzeni ile ilgili olduğundan özel bir
duyarlılıkla ve özenle yürütülmeleri zorunlu olup, mahkemece, tarafların
gösterdiği/sunduğu deliller ile yetinilmemeli, 01.10.2011 günü yürürlüğe giren
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ilgili hükümleri esas alınarak
kendiliğinden araştırma ilkesi benimsenmeli, sigortalılığın kabulü ve hüküm
altına alınabilmesi için mutlak koşul niteliğindeki hizmet akdinin ve eylemli
çalışmanının varlığı ortaya konulmalıdır.
Bu amaçla; sigortalı işe
giriş bildirgesinin Kuruma veriliş tarihi, bildirgedeki kimlik bilgilerinin,
varsa imza ve fotoğrafın davacıya ait olup olmadığı, davacıya verilen sigorta
sicil numarasının hangi yılın serilerinden olup sonraki dönemde gerçekleşen
hizmetlerinde kullanılıp kullanılmadığı saptanmalı, yukarıda belirtilen ve
hizmeti ortaya koyabilecek belgeler, çalışmanın gerçekleştiği ileri sürülen
işyerinin Kurum nezdinde bulunan dosyası, işverence hazırlanması gerekli ücret
ödeme bordroları, puantaj kayıtları ve diğer kayıtlar, Kurum görevlileri
tarafından düzenlenen rapor ve tutanaklar getirtilmeli, dönemsel sigorta
primleri bordrosuyla veya aylık prim ve hizmet belgesiyle bildirimleri yapılan
sigortalılar tanık sıfatıyla dinlenilmeli, gerektiğinde varsa aynı çevrede
faaliyet yürüten işverenler ve bunların çalıştırdığı kimseler yöntemince
belirlenerek bu kişilerin bilgi ve görgülerine başvurulmalı, böylelikle
iddianın somut ve inandırıcı bilgilere dayalı biçimde kanıtlanıp kanıtlanmadığı
değerlendirilmelidir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun; 29.06.2005 gün
ve 2005/21-409 E. – 413 K. sayılı, 22.03.2006 gün ve 2006/21-43 E. – 2006/98 K
sayılı, 12.03.2008 gün ve 2008/21-242 E. – 2008/251 K. sayılı, 23.12.2009 gün
ve 2009/10-581 E. – 619 K. sayılı, 10.02.2010 gün ve 2010/10-72 E. – 2010/72 K.
sayılı, 21.09.2011 gün ve 2011/10-527 E. – 2011/552 K. sayılı kararlarında da
aynı görüş ve yaklaşım benimsenmiştir.
Bu yasal düzenleme ve
açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde, mahkemece
yapılan yargılama sonunda sigortalı işe giriş bildirgesinin varlığına ve iki
tanığın soyut anlatımlarına dayanılarak davanın kabulüne karar verilmiş ise de,
toplanan delillerin hüküm kurmaya elverişli olmadığı belirgindir. Bu bakımdan;
ilgili Vergi Dairesi’ne yazı yazılarak davalı işverenin dava konusu tarihe
ilişkin yükümlülük ve faaliyet durumu da belirlenmeli ve söz konusu tarihi
içerir dönemsel sigorta primleri bordrosu Kuruma verilmediğinden Emniyet
Müdürlüğü’nce düzenlenen tutanak içeriğinden de anlaşılacağı üzere Ambarcılar
Sitesinin yeni adresinde faaliyet yürüten işverenler ile çalıştırdıkları
kişiler, yöntemince saptanarak bunların tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine
başvurulmalı, böylelikle toplanan kanıtlar değerlendirildikten sonra elde
edilecek sonuca göre karar verilmelidir.
Açıklanan maddi ve
hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve
araştırma sonucu istemin aynen hüküm altına alınması usul ve yasaya aykırı
olup, bozma nedenidir.
O halde davalı Kurum
vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm
bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen
hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 29.11.2011 gününde
oybirliğiyle karar verildi.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)










